17 Ocak 2012 Salı

REJİME GİRDİM

Çok acayip şeyler oldu, ben mesela, Pazartesi itibariyle diyetisyen kontrolünde rejime başladım. Alkolle aranız nasıldır diye sordu doktor, o an, 1 hafta öncesine kadar 7 gün üst üste alkol alabilitesi olan bir insan olduğum kafama dank etti. Ben, içip içip çocuklarımı dövmediğim sürece problem yoktur zannediyordum ki, (sarhoş da olmam bu arada!..) ev arkadaşımın "Ama alkolizm illaki tir tir titremek değildir?!" konulu vaazı işe yaradı. Birkaç gündür temizim... 

Diyetisyenlerin de incecik insanlar olup yemekleri az yağda pişirme önerilerinde bulunmasına kılım. Gerçi, Antakya'da defne sabununun saç dökülmelerine iyi geldiğini söyleyen kel satıcıya kıçımızla güldüysek; muhtemelen göbeğini sallaya sallaya gülen / şişman olduğu kadar da sempatik bir diyetisyeni pek ciddiye almazdık. Neyse, kadıncağız böyle ellerini kollarını oynata oynata ve de hayli iğrenerek, "Hani böyle kahvaltıda zeytinin üstüne zeytinyağı döküp bir de o yağa ekmek banıyolar ya.." filan derken benim gözlerimden bir damla düşüp karışmaktaydı toprağa... İşin acı yanı, ihtiyacım olan tek şey, egzersiz! Nedense ben hâlimden bu denli mutsuzken kilom normal çıkıyor, beden kütle zortum normal çıkıyor, "Sadece biraz yağlanmışız... Biraz egzersiz şart" diyor tığ diyetisyenim o kibar dudaklarını büze büze...

Param olsa ben de giderim MAC Kanyon'a, solumda şu dizi oyuncusu, sağımda şu şarkıcı... Koşturur dururum bantların tepesinde!
Neyyyyyssssse!..

PS: Cumartesi aldığım caaaanım dev topuklu çizmelerimle kar altında, buz üstünde bata çıka ilerlerken anladım, "Kar yağıyo!" diye sevindiğimde ağzını yüzünü büzüştürerek beni küçümseyen İstanbulluları.

Haydi bir resim koy da neşelenelim Semra Hanım:

Kıtır'da Bomontileri arka arkaya yuvarlayıp, neşemize midye dolmaları katık ettiğimiz güzel bir günden...


16 Ocak 2012 Pazartesi

YOĞARTIK!

Şu an dünyanın en kıro şarkısını büyük bir keyifle dinliyor olabilirim.

İpucu veriyorum: Ferhat Göçer.

Müdürüm benden dev bir sunum istedi.

Müdürüm geçen haftaki büyük sıçışım için (the giant sıçış!) beni affetti.

İş arıyorum.

Call me.


15 Ocak 2012 Pazar

Şu medya dünyasında sevdiğim tek insan Jamie Oliver olabilir. Kendisi bence dünyanın en muhteşem insanı... Gerçi bazen, teflon tavaya metal kaşıkla giriştiği olmuyor değil. Bu konuda çok hassasım. Bir de her bölümün sonunda dostları gelip pişirdiklerini yemiyorlar mı? Kıskançlıktan geberiyorum. Düşünsenize bazılarının en yakın arkadaşı Jamie Oliver. Cinnet.


2 Ocak 2012 Pazartesi

ASANSÖR


Ankara'daki apartmanımızdaki değişiklik aşağı yukarı 1 sene evvelinden belliydi... Bayrağı hayli feminen ve çalışkan bir apartman sakininden (kadın) alan yeni apartman yöneticimiz (erkek) apartmanı bambaşka bir atmosfere sürüklemeye and içmişti adeta! Öncelikle, yaşlı ve yalnız bir apartman sakininin evinde usul usul yaptığı yağlı boya tabloları birbirinden varaklı çerçevelere hapsedip binayı Louvre Müzesi'ne dönüştürdü, ardından birbirinden romantik parçalarla bir playlist oluşturup 7/24 asansöre müzik vermeye başladı. Ben o günden beri her Ankara'ya gittiğimde tanık olduğum bu asansör müziğine arsızca ve gençliğin verdiği bir şımarıklıkla gülerken, bu müziğin arkasında yatan gerçekten bihaberdim...

Sondan bir önceki gidişimde, bu kasetleri, geçen sene kim bilir kaç yıllık eşini kaybeden yine yaşlı bir komşumuz olan hanımefendinin temin ettiğini öğrendim. "Bunlar eşimle akşamüstleri şarap içerken dinlediğimiz kasetlerdi..." diyerek o kasetleri yöneticiye kim bilir nasıl uzattığını, biraz utanarak dinledim.

Bu noktada tabii ki hayli lirik bir biçimde sahneye dönerek, "İşte hayat böyle! Bugün var, yarın yokuz... Ölüm de böyle değil mi?" filan demeyeceğim diyaframımı titrete titrete. Beni bundan alıkoyan tek şey, yine gençliğimin verdiği şımarıklığım aslında. Sevdiğim adamla senelerce akşamüstleri şarap içerken dinlediğim kasetleri, kendini ispatlamaya çalışan bir apartman yöneticisine verme fikri, beni dehşete düşürüyor. Çok hüzünleniyorum. Ama işte hayat böyle! Bugün var, yarın...

30 Aralık 2011 Cuma

Bitti mi?

Merhaba,

Tarihlerimiz 29 Aralık Perşembe akşamını gösterirken, hala daha arzuladığım Yeni Yıl ruhuna giremediğimi acıyla bildiririm. Ağaçsa ağaç, hediyeyse hediye! Departman içi çekilişe bile katıldım, ekmek çıkmadı. Zaten hediyeleri de gelecek Cuma verecekmişiz. Belki gecikmeli de olsa /az da olsa coşarız.

Yıllardır bence, benim için Yılbaşı dediğin aile günüdür. Şarap içip bir sürü yemek yeriz. Sonra her şey eski haline döner. Dolayısıyla ben de atladığım gibi uçağa, Ankara'ya gidiyorum. Uçağın kalkış saatinden 3 saat evvel Taksim havaş için yola çıktım, kapıların kapanmasına son 5 dakikada yetiştim. Bu arada, ben uçağa yetişemezken "hasiktir lan? Acaba yetişemememde bir hayır mı var? Yetişemiyormuşum, çok ağlıyormuşum ama sonra uçak düştügünde çok seviniyormuşum.. İyi ki kaçırmışım diyormuşum" gibi düşünceler gecti aklımdan... Yalniz ibneliğe gel, millet öldü diye üzülmüyorum, son anda yırttım diye seviniyorum, diye düşünürken... Bu tatsız düşünceleri zihnimden kovaladım. Neyse ki Business'tan geçerken, kendi halinde tatlı tatlı oturan o.sm.an g*kce.k'i gördüm. Rahat bir nefes aldım. Siyasilerin çocuklarının bulunduğu uçaklar düşmezdi. Kennedy mi ayol bunlar?

Neyse açtım iPad'imi yazıyorum. Eğer bunları okuyorsanız sağ salim inmişim demektir.

Bu arada insan bir bölüm bile Pan Am izledikten sonra insanın bunlara burun kıvırası geliyor.

Bu arada tüm tv programları, dergiler, web siteleri konusuzluktan "biten yılın en'leri" tarzı bölümler yapıyor ya, ben de öyle bir şey yapayım dedim. Bakalım nasıl olacak?

2011'in en güzel reklamı: Snickers tüylü bamya

En güzel filmi: İncir Reçeli, deeeeeeermisim. Saçmalamayın lan iğrenç bir film o. Hmmm, en güzel filme karar veremedim. Hangisini seçsem acabaaaaa?

En güzel Türk filmi: Tamam Türk filmi olarak İncir Reçeli! Ayyy saçmalamayalım.
Tabii ki değil. Bence Kaybedenler Kulubü 1, Dedem's people 2.

En iyi hareketi: Kesinlikle Uruzpu Seyhan! vakası.

En bomba haberi: Tabii ki İbrahim Tatlises'in vurulması, ardından hayata dönmesi!!

En skandal olayı: 1) Futbol'da şike 2) Ayşe Özyılmazel Ali Taran evliliği. Hatta bunlar yer bile değiştirebilir.

En güzel Türkçe şarkısı: Ajda Pekkan ft. Tarkan - Yakar Geçerim.mp3 ve Sezen Aksu - Unuttun mu Beni arasında seçim yapmam zor.

En güzel yabancı şarkı: Adele - Rolling into deep ve de Gotye - Somebody That I Used To Know

Evet daha yavan bir liste yapamazdım.

Ankara'ya sağ salim geldim bu arada... Neredeyse 20 saat oldu.

Herkese güzel bir yıl dilerim.

26 Aralık 2011 Pazartesi

NEEEEEY?

Tükenme noktasına gelmek üzere olabilirim. Bilmiyorum. Birileri sınırlarımı zorluyor olabilir. Bilmiyorum. Belirsizlik içimi yiyor kemiriyor, 2 ay sonra evsiz kalabilirim. Bilmiyorum. Ağrım var. Ayaklarımı sıcak tutup bol su içmem lazım. Bilmiyorum. Bu semti seviyordum, ev arkadaşımı seviyordum. Bilmiyorum. Ben yalnız kovboyum, suratsızım, sustum mu susarım, kimselere gelemem... Ama şimdiki ev arkadaşımla güzel bir ritmimiz vardı ve bunu başkasıyla yakalayamayacağımı biliyorum. Bilmiyorum. 

'90'lı stajyerimiz bugün ofise tektaş yüzükle geldi. Üst kattan '87'li P.'nin yüzüğü çoktan parmağında! Hepiniz evlenin anasını satayım. Hepiniz evlenin. BOK VAR ÇÜNKÜ!

3 saatlik uykuyla duruyorum. Hastayım ve yorgunum. Tüm gün beynimi aldırmış gibi dolandım, durdum. Akşamüzeri müdürüm, "Bilmem ne raporunu istedin mi?" dedi. Koyun gibi suratına baktım adamın. "Tamam." filan dedim. "Takip edeyim..." 
Kendisi kibar ve sabırlı bir insan olduğu için, "Ben mi takip edicem dangöz? Tabii ki takip et! Takip edeyimmiş... Sssalak!" demedi! Neyse ben tabii ki takip etmeyi unuttum. Eve geldiğimde rapor Blackberry'me düştü. Aneeem, zaten sabah istemişim ben o raporu. Raporu istediğim kişinin, "Ancak akşama gönderebilirim." dediğini de unutmuşum. 

Hadi 2012 gel de 1 yaş daha büyüt beni. 
2011'de, 2010'daki hâlimden daha iyiysem; 2012'de awesome! filan olmam gerekir.


25 Aralık 2011 Pazar

BENİM HERİF...

"Türk'e Hıristiyanlık yakışır." geyiklerimiz vardı üniversitede, böyle abuk sabuk şeyleri uluorta dediğimizde farklılığımızı kanıtlayacağımızı sandığımız dönemlerde... Neyse gün oldu devran döndü, artık bu tür radikal çıkışlarımız yok belki de; ama... bu süslemelerin ucu bucağı yok mu be arkadaşım? (Bu iki cümlecik biraz alakasız olmuş sanki?) Bizim sokağın bulunduğu caddede bombastik bir elektrik kullanımı söz konusu. sokağın başına dev bir ağaç diktiler, her geçtiğimde toplarını sayıyorum, acaba kaç günde çalınacak o süslemeler diye! Hasbelkader Hıristiyan bir toplum olsaydık ne yapacaktık, çam ağaçı ışıklarını kafamıza mı dolayıp gezecektik, ÇOK MERAK EDİYORUM. Neyse ben böyle aman efendim, yeni ruhuna da hiiiç giremedim derken, ama yine de "O", yılbaşında burada olmayacak diye pre-yılbaşı yemekleri organize ederken, birden bire 150cm boyunda bir yeni yıl ağacım oldu! Benimle aynı boyda diyebiliriz. Hayatımda aldığım en güzel yılbaşı hediyesini, O verdi. Önce kurduk, sonra gelsin şampanyalar, kağıtta kuzular, pilavlar ve salatalar! Aha da ağaç böyle bişi:


Hay aksi şeytan yaaa! Ekranda oynayan Keşanlı Ali ise benim entelektüel ve çokça bobo yaşantımdan bir kesit... Olacak iş değil... Halbuki ben evde hep Moviemax Festival izlerim.

8 Aralık 2011 Perşembe

HIGH TECH ME

Dil balığı! Dil balığı! Senin gözün yok mu?


Tanrım! Blogger'ın yeni arayüzünü kullanıyorum ve buna hâlâ alışamadım. Bu tür şeylere alışamamak beni çok korkutuyor. Mesela TV'den Digiturk'ü ayırmak, yerine DVD oynatıcısını eklemek, bir de bu arada kolonları çalıştırmak filan... Beyaz kablo, kırmızı kablo, sarı kablo... Her biri birbirinden alımlı 3 güzel kablo... Sarıyı sarıya, kırmızıyı kırmızıya, beyazı beyaza takmak yeter sandın. Aldanırsın. Zira illaki bir tanesini açıkta bırakmak gerekiyor. Ve hangisini dışarda bırakmak gerektiğini hep unutuyorum. Peki ya o kullanılmayacaksa, ne diye hayatımda yer alıyor? İşte buna yanıt aramayı çoktan bıraktım, sevgili dostlarım.


Yerde uzanan kablo mezarlığının temizlik işlemleri sırasında yerinden kaldırılması, silinmesi, yeniden yerleştirilmesi var... Kabloları kaldırmadan temizlik yapıyorsanız, arada bir TV izlerken şöyle bir kablolara uzanıp o gizemli dünyada hükümdarlığını süren mini kasabaya bakmanızı salık veririm. Türk kadını temizlik yaparken kabloları affetmez!

Kablosuz bir dünyanın hayalini kuruyorum. Her şey tıkır tıkır olsun.

Neyse, işte ben bu tür zorluklar yaşarken hep mesela 20 sene sonra ergenliğe giriş yapmış melek yavrularım (ki ergenliğe girmiş çocuklarımı ancak ben melek farz ederim herhalde..) benimle çok dalga geçecekler diye düşünürüm. Yeni çatlamış sesini titrete titrete bana "ANNOO! KAÇ KÖZ ANLATTIM ANLAMADIN YAA!" diyecek evladımın alnını karışlarım yalnız, onu da belirteyim. O terlik ayağımdan çıkmasın! Serseriler!

27 Kasım 2011 Pazar

CASE'LER, ROLE PLAYIN'LER, JAMIELER.


Hani böyle birtakım global şirketlerin mülakatlarında olur, zaman zaman bizim üniversitede de olurdu; böyle gençlere bir case verilir, role playing yaparak vakayı bir sonuca ulaştırmaları istenir. Ne bileyim, şununla ilgili bir pazarlama kampanyası yapın, bununla ilgili bir kriz yönetimi uydurun, vs... Anladım ki benden geçmiş. Böyle durumlarda, hele ki işle ilgili değil de tamamen yalan dolan bir aktivite içerisindeysem eğer, ortamda birine gıcık oldum mu mümkün değil ağzımı açmıyorum. Dün de mesela, gayet sempatik bir ortamda sempatik bir şekilde role playing yapacağız, ah o ortaya atılan iddialı tipler, ah o her şeyin en iyisini ben bilirimciler... Sustum da sustum. Bi' siktir olup gidin, ööööf! Kurumsal yaşamın dengeleri zaten hâlihazırda zor. Bir köşede iPad'imden onun bunun instagram karelerini inceleyerek tamamen "free rider"a bağladım. Yiyin birbirinizi. Yiyiverin.

Ha bu arada, 2 senelik dev kariyerimde herhangi bir toplantıda da milleti domine ede ede konuşan herhangi birisiyle karşılaşmadım. Manyak mısınız abi? Şirkette götünün yemeyeceği şeyleri niye böyle relax bir ortamda yapıyorsun?

****

Evde öğünlerini kepekli tost, espresso, mısır püskülü çayı, Nesfit'le filan devam ettirirken, HOMETV'de Jamie'nin kızarttığı ördekleri filan izlemek çok acıklı.

Neyse...

20 Kasım 2011 Pazar

PUCCA'NIN SURATINI GÖSTERMESİ, EV HANIMI TAZELİĞİ

Fotoğrafların çoğu kez yazıyla alakasız olduğunu biliyorum; ama fotoğrafsız yazı yayınlamaktan pek hoşlanmıyorum canlarım.

Şimdi The Stepford Wives'ı izliyordum da şeyi düşündüm, birkaç hayatım olsa, birinde böyle temiz evler, manikürlü eller stayla bir ev hanımı olmak isterim -Evropa'da filan yaşıyorsam eğer... Çocukları okula götürdükten sonra mis gibi sporumu yaparım, sonra döner kahvemi yudumlarken gazetelere göz atarım, Meksikalı yardımcım eve geldiğinde çıkar soluğu hoş bir kafede alırım, kitaplarımı okurum. Tabii ki akşama kocamı çocuklarımı ışıltılı cildimle, arka arkaya patlattığım esprilerle karşılarım. Ben mutlu, çocuklar mutlu, kocam mutlu... Ki şurada kaleme aldığım yazımda, ev hanımlarda bulunan o "glow"dan bahsetmiştim.

Ne diyordum? Lakin ne yazık ki 1 tane yaşamımız var ve benim birtakım kariyer hırslarım var. Ancak ne yazık ki şu an için ne kariyerim ne de yurt dışında müstakil bahçe içinde yaşadığım bir ailem olmadığı için böyle boş beleş konuşur dururum.

Bu hafta sonunun en bomba olayı #1 Beşiktaş - Galatasaray derbisiyse eğer, ikincisi PuCCa'nın afişe olmasıydı herhalde. Ne yalan söyleyeyim, yazdığı tek bir cümleyi günahım kadar sevmedim. Ne dili, ne anlattıkları, ne betimlemeleri benlik değildi. Ancak bugün sosyal medyada fiziksel özellikleriyle ilgili yazılanları görünce sinirden kendi midemi sindirmedim değil.

Allah canınızı almasın, nasıl insanlarsınız yahu siz? 

Birinin fiziksel özellikleriyle ilgili orta yerde, onun okuyabileceğini bile bile atıp tutmak, klavye arkasında birer plastik cerrah kesilmek nasıl bir ahlakın ürünü? Çok acımasızca!..

15 Kasım 2011 Salı

İZMİR SORUNSALI


Çok sevdiğim İzmirli arkadaşlarım var, şehir olarak tanımasam, bilmesem de İzmir'in hoş bir şehir olduğunu düşünüyorum... Hatta hayatım boyunca herhangi bir İzmirliden kazık yemediğimi, aman efendim herhangi bir İzmirlinin kalbimi kırmadığını da özenle eklemek isterim. En sevdiğim marş da İzmir Marşı'dır. Önbilgi.

Lakin birtakım İzmirliyle ilgili gözüme çarpan ve bana çokça itici gelen bir detayı paylaşmak istiyorum; o da İzmirlilerin şehirlerini övmeye ne kadar meraklı olduklarıdır.

Yani konu her zeytinyağlı bir yemeğe geldiğinde "Ay şimdi biz zaten İzmirli olduğumuz için, çok iyi pişiririz zeytinyağlı yemekleri." cümlesi ilk kez duyulduğunda bir nebze olsun ilgi uyandırıyor insanda. Ammavelakin bunu her türlü ortamda, binbir türlü insandan ayrı ayrı duymak, hatta bazen aynı insanla bile 8. kez aynı sohbete maruz kalmak çok yorucu, sıkıcı... Derdiniz ne abi sizin? Biz de sebzeleri makine yağıyla pişirmiyoruz, hayvan değiliz sonuçta!

Ha bir de, ben bir Karadenizlinin "Biz zaten şimdi Karadenizli olduğumuz için hamsi tava filan.." diye bir cümle kurduğunu duymadım. Keza Mersin'in bağrından kopup İstanbul'a teşrif eden kavruk Çukurova gençleri de ancak bir araya gelince çeviriyor, "anarya, kerebiç, tantuni, Bahattin.." geyiklerini. BU NE?!

Abi deli misiniz? Mis gibi deniz kenarında şehirsiniz, Çeşme'den Kuşadası'ndan turizmin dibine vurmuşsunuz, bunun yanında modern, güzel, temiz bir şehir olduğunuza da inanıyorum (her sokak tacizi muhabbeti geçtiğinde, nasıl da memleketinizde bi tarafınızda etekler giyip kimsenin bakmamasından övünmenizden olsa gerek...)... Peki ya bu derinlerde yatan kompleksin, İzmir PR'ı hevesinin sebebi ne?

Bu sorularıma bir cevap bekliyorum.

Sevgiler

13 Kasım 2011 Pazar

Beni Unutma'yı izledim...


Çok ümitliydim anlıyor musunuz? Çünkü bu adamı çok beğeniyorum ve herifin atacağı her türlü adıma inanıyorum. Gerçi bu adamı bir Binbir Gece'den, bir de Başka Dilde Aşk'tan tanıyorum ve hayatımın top 10 listesine ne ara bu denli üst sıralardan giriş yaptı anlamıyorum. Dolayısıyla herife olan güvenim tamamen saçmalıklar ürünü...

Neyse E. beni bu soğuk ve rüzgarlı Pazar akşamüzerisi dürtmeseydi, ben evde lüferimi pişirecek, şarabımı yudumlarken güzel bir film izleyecektim. Önce mırın kırın ettim; ama sonra kendimi Kanyon'da buldum. Dakika bir gol bir! Sinemada film izlemenin en heyecanlı yanı fragmanları izlemek benim için... Dolayısıyla sade ve sadece Çağan Irmak'ın upcoming filminin fragmanını izledik (başka hiçbir yabancı filmin fragmanı gösterilmedi...!) Beni Unutma'ya biraz eksi modda başladım.

Benim yaşım mı geçti, inancım mı kalmadı bilemiyorum; artık filmlerdeki aşk hikâyelerine inanamıyorum. Ben ki romantik komedileri su gibi içerim, onlarla beslenirim. Ama yooook, Beni Unutma'daki o aşk hikâyesine girmedim, giremedim sevgili okurlarım. Diyeceksiniz, "E Mert Fırat da mı kurtarmadı?" O da yok. Nerede uzaktan beğenip, tırnaklarımızı kemirdiğimiz Mert Fırat, nerede filmdeki Mert Fırat. Adam bildiğin Kapalıçarşı halıcısı Hikmet!

Karşısında endam eden esas kızın kütüklüğüne ise hiiiç girmeyeceğim. Saç buklesi sempatik bir şey olsaydı Brezilya fönü sektörü böylesine bir paçozlukla fırsat sitelerine düşmezdi.

Hele ki filmlerde böyle arkada neşeli bir müzik çalarken, çiftimizin tatlı, sarsak hâllerinin bir klip hâlinde gösterilmesine gıcccccccık oluyorum! Fonda tatlı şarkılar söylenirken, genç ve şeker çiftimizin tatlı tatlı şakalaşmaları, ahh yemek pişirirken pilavın dibinin tutması filan... O sempatik ve sakar hâller... Brrr.. İşte bu tür sahneler aklıma Bülent Ersoy'un Hani Bizim Sevdamız klibinden başka bir şey düşündürmüyor bana.

Daha açıklayıcı olmak için, Hani Bizim Sevdamız şarkısının klibinden çok tatlı birkaç sahneyle bitiriyorum yazımı:

Yakışıklı esmer sevgilisi Bülent Ersoy'un falına bakıyor:


Bülent Ersoy'un yakışıklı esmer sevgilisi ona bir adet Tweety oyuncağı hediye ediyor ve Bülent Ersoy buna çok seviniyor!


Genç aşıklar bahçede çiçek sulama hortumuyla şakalaşıyorlar:


Hani Bizim Sevdamız? adlı klibinin tamamını Youtube'dan izleyebilirsiniz.

Öpüyorum!

10 Kasım 2011 Perşembe

SOSYAL YAŞAMDA TRAVESTİ GÖRDÜĞÜMÜZDE NE YAPACAĞIZ?


5 günlük tatili devirdim, Bayramı Türkiye'nin Cannes'ı, Mersin'de geçirdim, as usual.

Dönüşte Adana havaalanında, güvenlik sırasında senelerdir görmediğim ilkokul arkadaşımla hasret giderirken ben, arkamıza irice uzun boylu bir kadın durdu. Biz ilerleriz o ilerler... Mini eteği, topuklu çizmesi, mem.e uçl.arı yerinde; boynunda "Serpil" yazılı gümüş kolyesi, yaldır yaldır yürümekte... Bi' an geldi telefonu çaldı, ses tonundan travesti olduğunu çakozladık. Tabii bu noktada biricik soru işaretimiz, kadının nüfus cüzdanı rengi üzerineydi. Geldik mi güvenlik sırasına, ne oldu ne bitti anlamadık, kadın önümüze geçivermiş. Çot çıkardı mavi nüfus cüzdanını uçuş kartıyla, pembe ojeli tırnaklarının ucuyla tutarak görevli kadına uzattı. Güvenlik görevlisi kızcağız, önce kimliğe sonra karşısındaki kadına baktı. Serpil'in, adamken kullandığı ismi göremedim, zaten bu sırada güvenlik görevlisi kız, bu adamkadının uçağa binişini onayladı. Ama hem Türk hem de taşralı olduğu için bu olayı birileriyle paylaşmadan edemedi.

"Nimet Ablaaaaa!"

Kendisi X-ray'in önünde, Nimet Abla X-Ray'de ötenlerin üzerini aramak üzere tabii ki X-ray'in arkasında. Nimet Abla koşar adım geldi, bizimki bir ilkokul öğrencisi hevesiyle Nimet Abla'nın kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne fısıldadığını tabii ki göremedim, ama muhtemelen "Abi bu kadın dönmeymiş." filan demiştir.

Ben gördüm, ilkokul arkadaşım gördü, Serpil görmedi.

Şimdi aslında çoğu şeyde olduğu gibi bu konuyla da ilgili tam olarak ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Çünkü genelde bir şey olduğunda O durumu 1500 açıdan inceler, sonra da ne düşünmem gerektiğine karar veremem. Biliyorum ki, o güvenlikçi kızın aşırı heyecanını, gereksiz görev aşkını Serpil görse, onun adına çok utanırdım. Çok üzülürdüm. Ha, diyebilirsiniz ki, madem çok hassas Serpil, uçağa binmesin, güvenliksiz müvenliksiz otobüsle 14 saat yolculuk yapıversin. Bir yandan da düşünürüm ki, "Kim bilir ne tür muamelelerle karşılaştı Serpil, güvenlikçi 20'sinde kızın safça heyecanından mı rahatsız olacak?"

Bu arada, karşıma geçip, "E be Jelatin! Sen de inceden inceye gözetlemişsin işte kadını, kimlik rengini merak etmişsin, ismini merak etmişsin." diyebilir, densizliğimi yüzüme vurabilirsiniz. Ben de, tüm bunları yaparken ona kesinlikle hissettirmemeye çalıştığımı söyler, kendimi yersiz yere aklamaya çalışırım. Yani yolda nasıl Beren Saat'i gördüğümde aşırı tepkiler vermiyorsam, mavi nüfus cüzdanıyla uçağa binen bir travestiyle karşılaştığımda da jestlerimi abartmıyorum.

Neyse... Ben bu konuda birilerinin ne düşündüğünü merak ediyorum. Belki birileri buraya yorumunu yazar, ortak bir doğru bulmaya çalışırız. Her neyse... Ya da okur geçersiniz.

1 Kasım 2011 Salı

BAZI ŞEYLER

Aslında bu konu PK'nın konusu mudur, galiba öyledir de orayı belki ofisten birileri okumaktadır, belki 40 yılda bir yöneticim göz atmaktadır...

Yöneticimle bir alıp veremediğim yok çok şükür zaten de ekipten birisi okur, laf eder; bir de densizdir herkesin ortasında söyler... Tahayyül etmesi bile içimi sıktı. Sadece, SÖYLEYECEK SÖZÜM VAR!

1) İş yerinde yaptığın işle ilgili ne kadar çok söylenirsen okkadar çok çalıştığın zannediliyor!
Çok ciddiyim, var öyle bir şey... "Offf! Bu Ajans'ı öldürücem bak saat kaç oldu hâlâ göndermediler!" "Ya bu Finans'tan Cansu beni çok sinirlendiriyor, bu kız beni deli ediyor!" tarzı cümleleri ofisin ortasında bağıra bağıra söyleyin. Bıkmadan usanmadan söylenin. Bir süre sonra gerçekten insanlar sizin "Ahh ne çok çalıştığınızı! Ne yoğun olduğunuzu..." filan düşünmeye başlıyor otomatikman.

Aslında bu gayet zekice bir yöntem... Daha doğrusu, evet, hayli avam ancak sinsice bir yöntem... Bir de bunun direkt mızmızlanma hâli var kiiii.... İşte o noktada zaman zaman kayışı koparabiliyorum. Gerçekten bazen, ofis ortamında mızmızlanan insanın ensesine bir şaplak indirip, "Siktir git! Çalışma o zaman!" dememek için kendimi zor tutuyorum. Bu konuda ciddiyim.

Yine bu mızmızlanan karakterlerin karı kısmısı çekiliyor; ammavelakin karı gibi mızmızlanan erkek hiç çekilmiyor! Evine nasıl ekmek götüreceksin acaba sen... Sen de bir yuva kuracaksın yani!.. Sünepe!

2) Bu benim işim değil, senin işinciler...
Microsoft Outlook'u icat edenlerin de durdukları yerde kulaklarının çınladığı zamanlar var; yeri gelecek, mezarlarında ters dönecekleri zamanlar da olacak... Çünkü ufacık düzeltmeleri, o işin sorumlusu olan kişiye 3 satırlık e-postayla açıklamaya çalışanlar var. Sen de yapabiliyorsan o işi, mail yazacağına aç düzelt be! Sonra düzelttim diye de haber ver. Veya aç yüzüne söyle. Outlook yan gelip yatma yeri değildir.

Daha sinirlendiğim birçok şey var. Onları sonra yazarım.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Çok bilen, çok konuşan insanlar...
Birazcık sussanız?

Canımsınız.

22 Ekim 2011 Cumartesi

HIMMM

Bloglardan çok sıkıldım. Hiç keyif alamıyorum.

Veya Reader'ımda yeniliklere ihtiyacım var...

Ne okumalı, ne yapmalı...

18 Ekim 2011 Salı

BAK . . .

Yine aynı şeyi yaptım. Yine başka sorunlarım varken, bambaşka bir şeye sığındım... L KOLTUKMUŞ!

L koltukla, ev düzeniyle sorunum yok ki?

Yine kafamda bir şeyleri görmezden geldim de iç sıkıntımı görmezden gelemedim... Sonra da tuttum, yine, kısa dönemde değiştiremeyeceğim abuk sorunlara sarıldım. En büyük derdim O'ymuş gibi. L koltukmuş gibi...

Doktorum duysa, ah bi bilse anlattıklarımı, ...

Diyecek yine gelin.

Geliriz gelmesine de bazen konuşacak bir şey bulamıyorum; karşında yalan söyleme ihtiyacı hissediyorum be doktor!

L KOLTUKLAR

Fonda Mersin markalarını görmek, işte bu beni mutlu eder...

Nasıl ve ne zaman olacak bilmiyorum. Sanırım L koltuklu, geniş salonlu bir ev istiyorum. Artık. Yaşım olmuş 25. Geniş ve L koltuklu bir salon dünyanın en zor elde edilesi şeyi olmamalı. Derken ortaya şöyle hoş bir sehpa, üzerinde mis kokulu mumlar. Hep temiz tutarım evimi, söz. İçkiye sigaraya yatıracağım parayı eve kadın çağırmaya yatırırım. Güzel bir kütüphanem olur. İçini, okuyacağım belki okumayacağım, "böyle kitaplar herkesin kütüphanesinde olmalı abi, insan bi oturuşta okumaz ama canı istedikçe okur.." diyerek, kendimi kandırarak belki çok uzun zaman sonra sıkıntıdan karıştıracağım kitaplarla doldururum. Yerler ahşap görünümlü naylon değil de, gerçek parke olur. Ucunda pislikler birikmemiş Vileda'yı Pronto Ahşap Temizleyici'ye bular mis gibi silerim yüzeyleri... Kışın camları açar, battaniyenin altında mis gibi konyak içerim... Film izlerken...

O günler gelecek ama... Gelecek biliyorum. Çünkü 1.2 sene evvel tam da şu an yaşadığım evin, semtin, şu an içinde bulunduğum düzenin, ev arkadaşlığı konseptinin hayalini kuruyordum. Mutluyuz de mi Sadık? Bu evde, tam 1 senemiz doldu geçen hafta. Geçen sene bu zamanlar nasıl sıcaksa İstanbul'un havası, nasıl iltihap dolmuşsa korneam; bu sene o kadar yağmurlu idi hava ve ben billur gözlerimi MAC Naughty Lash çift opsiyonlu müthiş rimelimle hayli dramatik bir hâle getiriyordum... Neyse. Bak şu an böyle yazınca, daha iyi hissettim.

Şu an, geçen seneden 2-3 kilo fazlayım belki ama, her şey, çok şükür, çok şükür, daha iyi.

Which means, belki 2012'nin, 2013'ün soğuk bir Ekim akşamı, yine bir kadeh Martini'nin üzerine birkaç kadeh Blush içmişken ben, bu satırları bir L koltuk üzerinden yazıyor olurum. Olmasam da, başka şeyler güzel olur.

Neden olmasın?

17 Ekim 2011 Pazartesi

*

Selam!
Selam Canlarım!

Trafikte geçen saçma saatler, uzayan toplantılar filan... Şu an bir Blendax reklamı kızı gibi konuştuğumun farkındayım; ama demek ki metin yazarlarının bi' bildiği var. Neyse. Çıkışta Tavacı Recep Usta'da sapık gibi et yidik. Sonra eve gelip, azıcık gözümü kapatacağım, sonra kalkıp yazmam gereken şeyleri yazacağım deyip 2 saat uyumuşum. Şu an gece 2.49 ve sabah nasıl uyanacağımı bilmiyorum. İyi uyuyayım diye yarım şişe blush içtim, tık yok.

Öptüm Sezen

10 Ekim 2011 Pazartesi

İT

Eve geldim ki, apartman kapısının tam önüne bir sokak iti kıvrılmış uyuklamakta. 1) Köpekten delicesine korkarım. 2) Kapıcıya, bekçiye, şu buna haber etsem, "Yahu ben korkarım köpekten, şunu bir kovalasanız?" desem, bilmiyorum ki çağırdığım "adam" hayvana nasıl davranır... Belki tekmeler, belki sopayla kovalar... Sonra işin yoksa 1 hayvanı daha dert et. Bizim apartman da Versay Şatosu değil sonuçta, hayvancağız gelip önüne, paspasın üstüne kıvrılıyorsa eğer, yağmur yağdığı için... Köpekle birkaç metreden bakışıyoruz. Ben biraz yarım akıllı, azıcık da alkollü olduğum için kendisiyle konuşmaya başlıyorum. "Ben senden biraz korktum. Sen çekilsen, ben içeri girsem, sonra tekrar yatsan?" diyorum. Tık yok. Sanırım hayvanların bana bizzat kelimelerle cevap vermemesinden dolayı kendilerine karşı bir yabancılık hissediyorum.

Baktım, küpesi de yok. Kudurabilir, ısırabilir, ipeksi güzelliğim darbe alabilir, Fatmagül'ün Suçu Ne? dizisindeki rolüm tehlikeye girebilir filan... Ne oldu sonra bilmiyorum. Köpeğin uysallığına mı kandım, nedir... Aldım anahtarı kapıya doğru yürüdüm. Sonra çok acayip bir şey oldu. HAYVAN RESMEN BANA YOL VERDİ! "O kadar dil döktün salak, anca mı akıl ettin aksiyona geçmeyi?" der gibiydi... Aşağılandığımı hissettim. Açtım kapıyı, içeri girdim.