29 Aralık 2015 Salı

FLAŞ: BERLİN'DE NELER YAŞANDI?


30 yaş, gelmek bilmeyen bir regl gibi. Ağrısı, sancısı var; kendisi yok.. diye yazıvermişim bir kağıda. Bugün ortalığı toparlarken buldum. Hakikaten de öyle, senelerce, "Öyle süpersin, sen harikasın, kızım çok akıllısın." gazlamalarıyla hep sandım ki bir gün cidden bir şeyler oluvereceğim. Zengin, ünlü, popüler, trendsetter... Ne bileyim. Ola ola, bir an önce işinden kurtulmayı isteyen bir banka çalışanı oldum. Nasıl oldu, inanın ben de anlamadım.

Geçen Nisan ayında, sevgilim dahil herkes dünyanın bir yerlerine giderken, ben yerimde sayarken; OnurAir'in kampanyasından kendime Ekim ayı için Berlin bileti aldım. Yurt dışı, yurt dışını mı çekti anlamadım, Haziran'da bir de Barselona sıkıştı araya... Çok güzel, çok hafif, çok iyi geldi. Ama aklım Berlin'deydi. 5 gün boyunca kendimle başbaşa olacaktım. Bunca yıllık hayatımda hiç aralıksız 5 gün boyunca tek başına olmamıştım. Kendimden sıkılır mıydım, sıkılmanın akabinde kendimden soğur muydum? Yani işte yeni bir ilişkiye başlarkenki travmatik sorularım, tek başına seyahate çıkmadan evvel ardı ardına darladı beni. SIKILIR MIYIM? Ana'cım ne travmaysa bendeki de...

Berlin'in müzeleri, aman da Berlin'in gece hayatı, Berlin'de şurada yemek yemelisiniz tarzı öneriler sunmayacağım tabii ki.. Onu yapan bin tane kaliteli blog var. Diyeceğim o ki, cesaret edip tek başına bir yerlere gitmek gerçekten güzel bir şeymiş. Bunu da, "Aman nasıl cool'um, tek başıma Berlin'de 5 gün geçirdim.." havasıyla söylemiyorum. Çünkü ben geç bile kalmışım. Bunu çok daha önceden yapmam gerekiyormuş.

Sadece 5 gün boyunca başka bir ülkede tek başına olmak müthiş bir dinginlik kazandırıyor insana. Gün boyunca sadece tek tük cümlecikler kuruyorsun mesela. Merhaba, bu kaç para, teşekkür ederim, vs. Onun dışında tamamen beyninin içinde konuşuyorsun. Ve fark ediyorsun ki normal hayatında, ecnebinin "small talk" dediği binlerce anlamsız diyalog kuruyormuşsun aslında. O ufak konuşmaların aslında seni nasıl yorduğunu fark ediyorsun.

Tatile bir başkasıyla çıktığında, ister istemez programın onun da istekleriyle şekilleniyor. O bilmem nereye girmek istedi, ben de ona eşlik edeyim, ben şuraya girmek istedim ama o istemedi o zaman çok oyalanmayayım gibi yan dertlerin oluyor. Tek başınayken kendi kendinin tur rehberisin. Haritaya bakan da sensin, bir sonraki içkiye geçip geçmemeye karar veren de.. Ki bu 5 günüm öyle çok da güllük gülistanlık geçmedi. Ben pek hasta olmam mesela. Genellikle domuz gibiyimdir. Üşümem, üşütmem, kıçım başım ağrımaz. Mızmızlanmam. Neredeyse son 5 senedir filan grip olmayan ben, boğaz ağrısıyla uçağa bindim. Sonra yıllar sonra ilk kez bağırsaklarımı bozarak, gittiğim her mekanın tuvaletini ezber ettim. En pis sarhoşluklarımda bile ayağı takılmayan ben, 3. akşamımda tamamen ayıkken, kayıp yere DÜŞTÜM! Orası Avrupa olduğu için, yerde iki seksen yatarken hiç kimse suratıma bakmadı. Yanımdan öylece geçip giden Alman çiftin arkasından, "Orospular! İnşallah siz de düşersiniz!" diye bağırdım. Bunun yanında çok güzel kokteyller içtim. Harika tiplerle tanıştım. Otelin yakınında bir barda tanıştığım tiplerle eğlenceye devam ettim. Kartvizitler aldım, defterime yazılar yazdım. Ömrüm boyunca hep böbürlenerek anlatacak bir deneyimim oldu.

30 geliyor, gelmek bilmeyen bir regl gibi, ağrısıyla & sancısıyla geliyor... Belki bir kanasa rahatlayacağım, ama 1 ay daha bu sancıyla kıvranacakmışım gibi geliyor. Yine de... İyi kötü bir şey oldum işte... BİR ŞEY olamadım belki; ama belki de 35 yeni 30'dur? Ya da sadece telefonun çalar saatini "Ertele"diğim gibi kendi "BİR ŞEY"liğimi de ertelemekteyimdir... Kim bilir...

27 Aralık 2015 Pazar

SOKAK


2015'in bir Haziran günü yazmışım bir kâğıda;

"Beşiktaş, Beşiktaş!" diye bağırıyor... 6-7 yaşlarında, tiz bir çocuk sesi sokaktan. Yeni ev Beşiktaş'ta, yeri de iyi hoş ama işte biraz gürültülü oluyor cadde üzeri apartman dairesi. Sadece tiz erkek çocuğu da değil tabii... Geçen cuma işten eve geldim, hava hâlâ aydınlık. Senenin, eve gelsen de havanın aydınlık olduğu zamanları. Hava ılık. Açtım salonun camlarını, caddeden evin içine klarnet sesi doldu. Klarnet sesi kalabalığın sesine karıışıyor, evin içine doluyor. O an için evim hem izole, hem de caddenin içinde gibi... Hoşuma gidiyor. Açıverdim buz gibi bir bira. Açken içince ince bir uyku bastırdı. Kanepeye uzandım. Uykuya dalarken klarnetçi Özcan Deniz'den Nasip Değilmiş'e bağladı. Hayatımın en güzel uykuya dalışlarından biriydi.

Birkaç saat sonra uyandığımda, hava kararmış, klarnet sesi çoktan kesilmişti. Eve 2 tantuni söyleyip, yedikten sonra kendimi sokağa attım. Çarşı'ya doğru yürürken benim klarnetçiyi az ileride müziğini icra ederken gördüm. Belli ki caddenin benim tarafta olan kısmı sakinleşince kendini daha canlı bölgelerde konumlandırmayı seçmiş. Mantıklı bir positioning... Cebimdeki bozuklukları kibar olmaya çalışarak önündeki kutuya bıraktım. Kafasıyla teşekkür etti. Adam bana hayatımın en güzel uykuya dalışlarından birini sattığını nereden bilecek?


15 Ekim 2015 Perşembe

ÇİFTLİK


Zaten tek kişi yaşayınca dev damacanaya gerek kalmıyor, genelde eve gelirken 2 şişe 1.5 litrelik Erikli'yi kapıp yukarı çıkartıyorum.

1 şişe duş jelinin bitmesi zaman aldığından, o aromadan sıkılıp aldığım değişik duş jelleri banyoyu işgal etmeye başlamıştı. Yarım yarım duran şişeler arkamdan konuşuyorlardı ki; hepsini tüketmeden yenisini almama kararını girişteki kara tahtaya yazdım. Sonrasında biten tüm şişeleri çöpe attım. Artık tek bir şampuan, tek bir jel, tek bir saç kremi. 

Sonra iş çıkışı, bazen bir Cuma akşamı, eve giderken şarap alırım, dolapta bira vardır. Pizza söyleyeceğizdir, ama ben yine de bazen önden bi cips sosu yaparım. Abajur yanar, perdeler açık. Yeni evin salonu caddeye bakıyor, o yüzden perdeleri açıp camın önünde led mumlar yakmak ortama sıcak bir hava katar. O'ndan sonra Duvel sevmeye başlamışımdır, açarım bir tane. Biraz müzik, tatlı mumlar. İkimiz de Tadelle severiz. Kapı çalar. Bilirim ki sabah kahvaltısında birer lokma alacağımız Nutella'mız da var. O da şarap getirdiyse bonus! 

İşte o zaman... Ay bir sarılırım, bir sarılırım. 

13 Ekim 2015 Salı

YALNIZLIK


Yalnızlığının insanın yüzüne kürekle vurulduğu anlar oluyor. Damacanadaki suyun bitene kadar yeşillenmesi, yeterince hızlı bitmediği için sıkıldığından her markete gittiğinde yenisini aldığın duş jelleri, Nutella kavanozunun kaçta kaçının dolu olduğunu biliyor olman, yorgan kılıfını değiştirirken tek başına yaşadığın o keşmekeş.

Bir de şu varmış mesela, seçmen sorgulama sitesinde, hangi okulda oy vereceğini görmek istiyorsun. En altta bir başlık: AYNI HANEDE OTURAN SEÇMENLER. Altı anlamsız bir boşluk. 1 Kasım'da hanemi, Merveland'i, Merve Ç. Cumhuriyeti'ni tek başıma temsil edeceğim.

Arz ederim.

28 Temmuz 2015 Salı

KAŞ

2009 Kasım ayında başladığım kariyerimde zannediyorum hiç 4 iş gününden fazla izin yapmadım. Ekonomik durum, tatil arkadaşı bulma konusu, işten uzun izin alamama sorunları vs. ile hep long week-end'lerle tatmin ettim yaz tatili heveslerimi. Bu sene ilk kez, Bankamın bana verdiği yetkiye dayanarak 10 iş günü izne ayrıldım.

Bayramı Ankara'da havai fişeklerle kutladıktan sonra geçtiğimiz salı günü 1 haftalığına Kaş'a gittim. Kocaman kaplumbağalarla yüzdüm, teknenin üstünden atladım, su altında sessiz sinema oynadım, tatilciliği biraz abartıp kanoya bile bindim. Kaş'la ilgili hazmedemediğim birtakım esnafsal problemler var tabii. Ama genel anlamda kasıntısız, uygun bütçeli, güzel denizli bu tatil bana çok iyi geldi.

Sanıyorum ki İstanbul'da yaşayan insan, ufak tatil yöre esnafının minik beyniyle turist kazıklama cürretine tahammül edemiyor. Varan 1: Kimselerin yere göre sığdıramadığı tekne turlarından birini satın almak için girdiğiniz ofislerde, size detaylı bir sunum yapılıyor. Sunumun ve acar acenta satışçısının anlattığı: Lezzetli yemekler, keyifli ve uzun yüzme molaları, maksimum 40 kişinin bulunduğu teknelerde ferah seyir keyfi, 18.30'da Kaş Liman'a dönüş.

Gerçekte olan: en az 60 kişinin bulunduğu teknenin üst kısmında öyle dipdibe güneşlenmek ki yandaki kızın dizleri senin ağzına girmek, işaret parmağınız kadar ızgara tavuk ve yanında vasat zeytinyağlılar, maksimum 30 dakikalık 3 yüzme durağı, Simena adında eski bir Likya köyünde acentanın muhtemelen komisyon aldığı bir dondurmacıda 1.5 saatlik bekleme molası. 17.30'da Kaş Liman'a dönüş.

Anladığım kadarıyla zaten tüm turlar da bu şekilde. Ki bu çok büyük bir problem de değil aslında. Benim takıldığım, var olan turun satışçılar tarafından İstanbul'da bile görmediğimiz bir pazarlama stratejisiyle yalan yanlış vaatlerle satılması. Yeme beni esnaf arkadaşım, ben concrete jungle'ın göbeğinden gelmişim, yalanı & riyayı İstanbul taksicisinden öğrenmişim. Beni, az kıvrımlı taşralı beyninle kandırmaya çalışma. De ki, "Abla verdiğiniz para mazota bile yetmiyor, yani tur bu, yersen... Ama deniz güzel, yüzersiniz bak.." 

Kandırma beni, kıyma bana. SİNİRLENDİRME BENİ!

Varan 2: Kaş akşamlarında rezervasyonsuz şöyle bir tatlı rakı-meze keyfi yapayım gibi bir durum yok. 1 gün önceden rezervasyonunuzu yapmak durumundasınız. Tıpkı bir cuma akşamı İstanbul'da yapmanız gerektiği gibi! İlk gecemizde arka arkaya, Bahçe Balık, Bahçe Restaurant, Nereid Meyhanesi, Ruhi Bey Meyhanesi ve Bi Lokma'dan geri çevrildik. 2 kişi olduğumuzu gören Ruhi Bey bizi reddettiği gibi, arkamızdan gelen 6 kişilik grubu gözlerimizin önünde buyur etti. Çünkü ondan daha fazla para kazanacak. Kaş esnafında da son birkaç yıldır insanların bölgeye akın etmesiyle beraber biraz şımarma, deyim yerindeyse biraz göt kalkma gibi durumlar söz konusu olmuş.

Ertesi akşam rezervasyonla Nereid'in üst katında çok şahane bir yemek yedik manzaraya karşı. 2 gece sonrası için Ruhi Bey'e önceden rezervasyon yaptırmıştık. Girer girmez 1 gün önceden aradığımız hâlde tam giriş kapısının önünde dandik bir lokasyonda masa verdiklerini gördük.

Galiba mekanlarda sindiremediğim detay şu: zaten kalabalık olan grupları dipdibe yerleştirdikten sonra, sırf mekanı biraz daha değerlendirmek için tam kapı önüne masa atmaları. O masa, "daha çok para kazanmalıyım masası". Çünkü ben aptalım ve kişi başı 90 TL'lik hesabı insanlar girip çıkarken sırtıma çarpsınlar, garsonlar servis yaparken kafama buz kovasını geçirsinler diye ödüyorum. Ruhi Bey'in de yaptığı tam olarak bu oldu.

Tam bu noktada, hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, "Oturmayalım." dedim, mızmız ve huysuz kız damgası yeme pahasına. Neyse ki Ruhi Bey arkamızdan çok ağlamadı, 5 dakika sonra masaya yeni müşteri bulmuştu bile. Peki BİZ NE OLACAKTIK?

Ufak bir gerilim yaşadım tabii. Neyse ki hemen yakındaki Şako'da 2 kişilik bir masa tam da bize göreydi. Tanrılar mızmız ve huysuz kız olmama izin vermiyordu. O kız olmam için hâlâ vaktim vardı.



Şako'da bizimle ilgilenen garsonun sempatikliğinden mi bahsedeyim, fiyatların diğer mekanlara nazaran daha uygun olmasına mı, mezelerin lezzetine mi, ızgara ahtapotun nefasetine mi değineyim bilemiyorum. Ama Şako iyi, Şako güzel. Kaş'a giderseniz, kendilerine bir gece vakit ayırın.

Şöyle bir okuyunca yazdıklarımı, tam 35 yaş üstü hiçbir şeyden memnun olmayan kadınlar gibi konuşmuşum gibi geldi. 35 yaş üstü hiçbir şeyden memnun olmayan bir kadın olmakta da problem yok tabii ki. Aksine, o kadınların hak yedirmeyen duruşuna hep saygı duyarım, ama o tavır bana biraz yorucu gelir. Hem kendilerine, hem de yakınlarındakine karşı... Ben genel anlamda böyle biri değilim. Çoğu zaman her şeyden mutlu olurum, yanımdakinin kanını emmem. Benimki genel olarak daha ezik bir duruş, aman tatsızlık çıkmasın, aman kırk yılda bir geliyoruz oturalım gitsin, AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN ALİ RIZA BEY. İşte benimki de her daim plaza insanı tarafından pompalanan Kaş ve Kaş esnafına dair başka bir gözlem olsun.

Bu kadar yazdım, silmeyeyim.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

NELER OLDU?

1-2 tane "Neredesin?" yorumu, 1-2 de eş dost ittirmesi olunca, şurayı aylardır açmadığımın farkına vardım. Hem yazacak bir şey olmaması, hem elimin gitmemesi filan... Zannedersin ki eskiden o parti benim, bu parti benim geziyordum. Saçmalık. Oysaki şimdi eş dost iteklemeden yazmıyorum. Güzellik yarışmasına katılıp da, "Arkadaşlar zaten hep güzel olduğumu söylerdi, benden habersiz boy ve mayolu fotoğrafımı çekip yarışmaya göndermişler.." diyen kızlar gibiyim şu an. Siz yine de arada bir arayıp sorun beni, yorum bırakın, saçlarımı okşayın, yanağımı sevin ya da ne bileyim fotoğraflarımı güzellik yarışmasına filan gönderin.

Parti demişken, size günlerden bir gün Kıvanç Tatlıtuğ ile aynı partiye katıldığımı anlatmış mıydım? He anlatmıştım tabii... O zaman TEKRAR ANLATAYIM! Pff, şaka şaka.



Haziran'ı Barselona'da karşıladım. (Oha kızdaki şu havalı girişe, şu endama, şu boya posa bakın hele!) İnanmazsınız ama öyle. Piyangodan harika bir şekilde çıkan bu tatil, bana harika geldi. Dönerken 3 şişe cava getirdim. 5 gün boyunca bir sürü güzel şey yedim Barselona'da, nefis içkiler içtim. Ama hiçbiri otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra Park Ciutadella'da dandik bir büfeden aldığımız Estrella biraların ve 1 paket domatesli fesleğenli Lay's'in yerini tutmadı.

Yeşil bir alan, yeşil alanda istediğin içeceği içebilme izni ve bunu rahatsız edilmeden yapabilme özgürlüğü. Ne yazık ki, bu ülkeden ayrıldığım ilk anda yoksunluğunu hissettiğim en büyük şey bu oldu. Dünyanın en basit, ama Türkiye'de yaşarken uygulaması en zor isteği. Yeşil alan, o yeşil alanda istediğin gibi oturmak.

Bir şehri güzel yapan yer o şehrin Boğaz'ı filan değildir. İnsanıdır, insanların sana gösterdiği saygıdır, işten eve gelirken Barboros Bulvarı'nda manyak bir dolmuşçu yüzünden ölüp gitmeyeceğini bilme garantisidir. Dolayısıyla "ımı istinbil çık biyili, ımı istinbil bik bik bik sik sik" diyen dostlarımın kafasına tencereyle vuruyor, saçını enseden topuz yapmış didaktik bir Bakırköy teyzesi olarak bu salonu terk ediyorum.

Yine görüşelim.

2 Şubat 2015 Pazartesi

23 OCAK'I 24 OCAK'A BAĞLADIM

Yıllar önce küçük bir valiz ve üniversite diplomamla terk ettiğim bu şehre seneler sonra bir cumartesi sabahı 5buçukta, karayoluyla şehrin kuzeybatı kanadından giriş yaptığımda, bir otobüs dolusu insan sessizlik ve tarifi zor derinlikte bir uykuya hapsolmuş idik. Assdassddff tabii ki böyle bir giriş yapmayacağım. Mezuniyetten sonra tabii ki Ankara'ya bin500 kez daha geldim ve bu gelişim de öyle bir geliş.

Son teknoloji otobüsümüz (uyumadan evvel gece biraz Beyaz Show izlemiştim) duble yollar üzerinde atarlı tavırlarla ilerleyedursun, birden bire, birçok otobüs firmasının anons kasetlerine gönül vermiş metalik bir kadın sesi, az sonra kahvaltı servisinin başlayacağını, dolayısıyla masamızı açıp koltuklarımızı dik bir duruma getirmemiz gerektiğinin altını çizdi. Bunu iki kere söyledi. Aynı bant yayını olmasına rağmen ikincisinde biraz tehditkar bir ton sezdim.

Sabahın 5buçuğunda prenses uykumdan o metalik kadın tarafından 2 kez (kulaklarımdan!) dürtülerek uyandırıldıysam, uğruna uykumu böldüğüm kahvaltının kayda değer bir şey olmasını dilerim. Dolayısıyla ilk başta menüde biraz pancake, taze sıkılmış portakal suları, efendime söyleyeyim sıcak bir peynirli omlet vardır filan diye çok korktum. Neyse ki plastik kaplar içerisinde bir sıkımlık Lokman marka krem peynir, bir sıkımlık Seyidoğlu marka kakaolu fındık kreması ve 3 tane yeşil zeytini takiben buzzz gibi rol ekmeği gördüm de keyfim yerine geldi.

Bir otobüs dolu insanın da birlikte uyuması ne anlaşılması zor bir şey aslına bakarsan... İki kişi bile yan yana uyumak zorken.

18 Ocak 2015 Pazar

THE AFFAIR

The Affair diye bir diziye başladım. Adı üstünde, evli bir erkek ve evli bir kadının eşlerini nasıl da aldatıp kendi hormonlarının dalgasına baktığı bol öpüşmeli & sevişmeli bir dizi işte. Aralarındaki ilişkinin gelişimini, çevresindeki olayların görünüşünü dizinin yarısında adamın gözünden, diğer yarısında ise kadının gözünden izliyoruz. Tabii bu arada kadın erkek bakış açıları müthiş devreye giriyor, en basiti: anlatılan aynı hikaye bile olsa kadının üzerindeki kıyafet farklı olabiliyor. Tabii hangisinin anlattığının doğru olduğunu da henüz bilemiyoruz. Ama işte adama göre dişi köpek kuyruk sallamış, kadına göre adam nasıl da ısrarcıymış, n'apsın baştan çıkmış.

İlk sezonun son 5 bölümünü bir cuma gecesi arka arkaya izleyince tabii ki tadım kaçtı, ayarım bozuldu, resmen masumiyetimi kaybettim. Evliliğe ve erkeklere olan inancım, umudum, resmen insanoğluna olan güvenim cuma gecesiyle beraber adeta şu kapıdan (sokak kapısını gösteriyor) çekti gitti. Tabii ilişkilere olan bütün umudumu kaybettiğim akşamın, burnumun kenarında birden beliren o ne idüğü belirsiz kırışıklığın fark edişimden 1 ay sonraya, 29'u tamamlayacağım günden 1 hafta öncesine denk gelmesi... HOŞ OLMADI. Mantı yiyip, sigara içtiğim bir cumartesi öğleden sonrasında daha da koltuğa yutulmamak adına süslenip Yiğit'le buluşmaya gittim.

Yaş aldıkça, erkeklerin aldattığı, metres tuttuğu, birtakım sevgililerinin faturalarını ödediği hikayeleri daha çok duymaya başladım. Kafamda deli sorular: Erkekler hep aldatıyordu da ben küçük olduğum ve bunlar kulağıma çalınan şeyler olmadığı için mi gözüme batmıyordu acaba? Yoksa zamanımız hız ve bağımsızlık çağı, artık hiç kimse birine bağlı kalmak istemiyor, kimse kimsenin kahrını çekmek istemiyor da daha mı kolay tehlikeye atabiliyorlardı ilişkilerini, güvenli alanlarını. Belki eskiden, kadının çok ortada, iş hayatında olmadığı ve daha korunaklı bir yaşam sürdüğü zamanlarda, adamlar beğenme ve beğenilme egosunu, elleme ve okşanma arzusunu pavyonda vs. gideriyor da kendi evlerini bırakıp gitmek işlerine gelmiyordu. Geçmiş zamanlarda öteki kadın belki daha güzel, daha gençti; ama illaki daha basitti şekerim, pek bir avamdı. Adam da biliyordu aslında o kadınla bir hayat sürdüremeyeceğini... Şimdiyse öteki kadın da havalı, eğitimli, birikimli vs. Belki sadece daha genç. Evet, kesinlikle daha genç. Taraflar hep eşitlendi gibi hayat standardı anlamında, ama bir taraf illaki daha genç.

55'i görmüş, bir kadınmışım gibi, "Vay efendim, kocam beni genç bir kız için terk etti..." tarzı bir drama yansıttığımın farkındayım. Ama işte yaş geçtikçe, insan korkuyor. Birilerine güvenip, kendini teslim edip kazık yemekten, tam buldum derken hoop yere düşüvermekten korkuyor. Ne tuhaf, neredeyse 1 sene önce bile böyle bir endişe aklımın ucundan bile geçmezdi. Hayat ne tuhaf...

En büyük korkum da, bir gün "Kol kırılır, yen içinde kalır. Bir kereden bir şey olmaz sonuçta.. Kimse bilmedikçe sorun yok." gibi bir 3maymun psikolojisinin normalleşmesi galiba.. Hem benim zihnimde normalleşmesi, hem de çok sevdiğim kız arkadaşlarımda normalleşmesi... 

Dün akşam dertlerimi Yiğit'e anlatınca ağlamaklı bir şekilde, kendisi pek ciddiye almadı endişelerimi... Çünkü nasıl olsa kendisi zengin ve çapkın bir akademisyen olacak ve ne de olsa erkek! Kendini kötü hissettiği zamanlarda asistan kızlarla flört eder, konuşmacı olarak gittiği seminerlerde kaliteli sorular soran kızlara kur yapar vs. Tuzu kuru.

24 Kasım 2014 Pazartesi

HARNUP PEKMEZİ

Kim bilir daha önce kaç kez gördüm o rüyayı... Annem, babam veya kardeşim kansermiş. Rüyamda bir ağıt içerisindeyim, büyük bir üzüntü. İçimi koparır gibi ağlıyorum, ağlayarak uyanıyorum. Uyandığımda şükürler olsun diyorum, rüyaymış. Kalkıp bir bardak su içiyorum. Çünkü annem, ne zaman kötü bir rüya görsem, "Suya anlat." der. "Ya aç çeşmeyi içinden geçir rüyanı, kalkıp bir bardak su iç ya da..." Kötü rüyalar suyla beraber akıp gider çünkü.

Geçen hafta yine bir rüya gördüm. Elimde, tam da Bilal'e anlatır gibi yazılmış bir pataloji raporu. Akciğere metaztaz yapmış, filan yazıyor. Normalde, 8 Kasım'dan önceki hayatımda gördüğüm bir rüya olsa bu, biliyorum ki ağlayarak uyanırım. Nasıl bir dinginlik, sabır çökmüşse içime rüya içinde, "Tamam..." diyorum, zaten kemoterapi alacaktı, akciğerler için de bir kür uygularlar artık. İleri seviyedeki tıp bilgim işte rüyamda bu kadarcık bir fikir yürütmeme izin veriyor. Hayat ne tuhaf. Çok üzgünüm; ama kocaman ağlamalara gark olmuyorum artık.

Ki kendimden bunu beklemezdim. Ben zannederdim ki ailemden birinin başına böyle bir şey gelse, yanında katiyen güçlü duramam. Meğer durabilirmişim. Bunu öğrenmesem iyi olurdu. Öğrenmiş bulundum.

Herkes bize, "İyi düşünün." diyor. Biz anneme, "İyi düşün." diyoruz. Bir noktadan sonra sanıyorsun ki, bu zamana kadar hep kötü düşündüğün için gelmiş bunlar başımıza. Ama gerçekten, samimiyetimle söylüyorum hiç kötü düşünmemiştim. Biyopsi raporunun tabii ki temiz çıkacağını düşündüğüm gün, sırtı açık elbisemi giyip işe gitmiştim. Bir Cuma günüydü. 14 Kasım. Akşam önce rakı balık yapacak, ardından Selami Şahin'e gidecektik. Pazar günü İstanbul Maratonu'na katılacaktım.

Annem iyi olacak. Bunu çok istiyorum. İyi düşünüyorum. Ama çok korkuyorum.

Bu yaşıma kadar metaztaz ve pataloji kelimelerinin nasıl yazıldığını öğrenmediğimi fark ettim bu süreçte. Normalde buraya bir şeyler yazarken emin olmadığım kelimeleri TDK'ya teyit ettiririm. Bu sefer yapmayacağım. Öğrenmeyeceğim. Kimse öğrenmesin. Öğrenmek zorunda kalmasın.


7 Kasım 2014 Cuma

7KASIM

Bu Kasım ayı challenge olayı daha 6. günden bozdu beni.

Dün gece erken yattım, pırıl pırıl uyandım. Hava müthiş, bugün cuma ve saçımdaki bombastik düğün fönüyle akşam evde balık pişiririm artık.

Züğürt tesellisi demezseniz eğer; güvenilir ve iyi kalpli insanlarla çalıştığım için kendimi şanslı hissediyorum bazen.

Görüşmek üzere.

5 Kasım 2014 Çarşamba

5KASIM

Günleri doldurmakla geçiyor ömrümüz...

"Bu pazartesi nasıl geçecek?"
"Bugün de salı; ama ben bugünü sabah uyandığımda çarşamba zannediyordum."
"Neyse haftayı ortaladık".
"Tamam ya; bak bugün perşembe?!"
"En azından cuma!"

Ne olacaktı halimiz?

4KASIM

Gone Girl sağ olsun, 2014 - 2015 sonbahar sinema sezonunu hayli güzel açtık. Ben galiba hiçbir zaman, Ben Affleck'i, sırf bir klipte Jennifer Lopez'i teknede poposundan öpen adam olduğu için ciddiye almayacağım. Gone Girl'de de almadım; ama sağ olsun senaryo kurtardı. Gone Girl'e gidiniz.

Bugün de Yiğit'in gazıyla kendimizi The Judge'da bulduk. Evladım sinema biletleri olmuş kişi başı 18 milyon! Ne diye evde korsandan kendimizi yaya yaya izleyeceğimiz filmler için kendimizi sinemalara kapatıyoruz? Ha bana kalsa Çağan Irmak'a gider, birkaç damla gözyaşı dökerdik. Ama sinsi biletleri alıvermiş bile. Neyse zaten The Judge da Babam ve Oğlum'u aratmayacak bir hâllerdeydi. Yabancılık çekmedik. Yiğit galiba filmi sevdi.

Robert Downey Jr hoş çocuk... Sevgilisi var mı acaba ya?


3 Kasım 2014 Pazartesi

3KASIM

Çocukluğumdan, Mersin'e ait bazı anlar var. Mutlu anlar. Genel anlamda mutlu bir çocukluk geçirmeme rağmen, pek huzurlu bir çocuk olmadığımı biliyorum. Bununla da çok sonradan barıştım. Eleni barıştırdı.

Neyse...

Mersin'in evleri panjurludur. Neden bilmiyorum, birçok evin beyaz plastik panjurları olur. Belki hep çok güneşli olmasından, belki annem yağmurdan camların kirlenmesini hiç istemediğinden... Geceleri kapatırız, gündüzleri açarız. (Ay ne kadar ilginç!) "Panjuru çekmek" var mesela, bir ip yardımıyla tamamen yukarı kaldırıyorsun. Panjuru açmaksa, öne doğru ittirmek işte. Aydınlık, ama gölge... (Bu kadar uzun ve anlamsız bir ayrıntıyla anlatmamın sebebi, Ankara'da da İstanbul'da da pek panjurlu evle karşılaşmamış olmamdır, affola.)

Şu çirkinliğe bak, tövbe Yarabbim!

Bazen, sanıyorum sabahları karanlığa uyanmayalım diye, panjurlar önde uyuyoruz. Yağmur yağıyor geceleri, sanıılanın aksine Mersin'e çok yağmur yağar kışın, yağmurun damlaları pıtır pıtır panjura düşüyor. Diyelim ki uyandın o pıtırtının sesine bir gece vakti. Ertesi gün tatilmiş diyelim. Hava karanlık, ertesi gün tatil olduğunu biliyorum. Uykunun içinde tarifi imkansız bir mutluluğa boğuluyorsun. Öyle anlar sanki, hayatın insana verdiği küçük hediyeler gibi. Belki bembeyaz bir Ankara sabahına uyanıp, okulların tatil edilmesi gibi büyük bir hediye değil; ama işte küçük sürprizler... Şunun şurasında 30'uma 2 kalmış. Hâlâ çocukluğumun mutlu anları denilince, Süper Baba gecesi annemin güzel bir yemek yapması değil de bu geliyor aklıma. 

2 Kasım 2014 Pazar

2KASIM

Heyecanla bir şeyler anlatırken ben, beni pürdikkat dinleyen birilerinin olması kadar beni mutlu eden bir şey var mı? Çok az. Heyecanla yazdığım bir şeyi, pürdikkat & zevkle okuyan birilerinin olması belki de... Dolayısıyla karşı cinsle temaslarım sırasında da X kişiye olan ilgimin en belirleyici özelliği, öğrendiğim / yaşadığım bir şeyi anlatma arzusunun dozu oluyor. Nasılsa dinlemez, nasılsa dalga geçer, nasılsa umursamaz hissiyatı berbat bir duygu. O berbat duyguyu hissettiren adama takılıp kalmak ise bambaşka bir basiretsizlik. Basiretsizliğim. Hâlbuki bekleme yapma ticari, yürü git! Öyle değil mi? Yürüyüp gitmeyi bir türlü beceremiyorum.


1KASIM

1 Kasım:
Yüzyıllardır kışlık bir düğüne gitmemenin azabı: tuvalet üstüne trençot şıklığı gibi bir şeymiş meğer. LCV yaptığım kız telefonda, 1 mi yoksa 2 kişi mi geleceksiniz diye sormuştu. Ben de "1 geleceğim ama orada 2 olmayı planlıyorum." dedim. Telefonun ucundaki kız, "Tamam ama  o zaman lütfen saçınıza bu sefer daha sağlam dalgalar yaptırmayı ihmal etmeyin." dedi. Suratına 
kapattım. Terbiyesiz kız. 

16 Eylül 2014 Salı

ÜZGÜN SURAT

Güzel ablam E. New York'a taşındı. (Ki kendisi gerçekten güzeldir.)

Cuma akşamları Cavit, hafta içi OffPera'lar, Pazar Yeniköy yürüyüşleri, iç çıkışı Kanyon içkileri, her 28 Ekim öğleden sonrası Kapalıçarşı gezmeleri... Sanki en güzel ritüellerim de onunla beraber gitti.

Artık şakalarımı kim anlar, onu bile bilmiyorum.


Kendimi ezik büzük hissediyorum.

Bari kendimi işime vereyim de başarıdan başarıya koşayım. Belki seneye GMY olur, New York'a uçak bileti alırım.

Bunu da tarihe bir not olarak düşelim.

10 Eylül 2014 Çarşamba

"Bi de ufak rakı aldım, içer miyiz?"*

Ben evlenmem. Evlenmem de şart değil. Arkadaşlarım güzel ve kalabalık. Ben bir şekilde tek başıma da hayatımı sürdürürüm de..

60'ıma geldiğimde, bir pazar akşam üzeri "Hanım ben balık almaya gidiyorum, bak bakalım dolaba salata malzemesi yeter mi? Yoksa çıkmışken onu da alayım." diyecek birinin olmaması üzebilir beni.

7 Eylül 2014 Pazar

NİL BURAK'IN GENÇLİĞİ NE KADAR DA GÜZEL!

Gümüşsuyu - Beşiktaş rotasında, pek tabii ki dolmuştayım. Radyoda Nil Burak'tan Boşvere Boşvere çalıyor. Bir dolmuş için ne sıra dışı bir tarz. Pastırma yazı dedikleri bu mu, saatlerimiz 17.20'yi gösteriyor ve güneş hâlâ yakıyor. Güneş, önümde oturan saçları ve sakalları kırlaşmış adamın açık renkli kirpiklerine vuruyor. Sağ gözünü yandan, neredeyse bir kürenin 3'te 1'i gibi görüyorum, kıvrımlı. Yandan gördüğüm kadarıyla buz mavisi gözleri var. Adam bir zamanlar sarışınmış. Kırlaşmış saç ve sakallarının pantonesinden belli. Böyle, bir zamanlar sarışın olduğu saçlarının pantonesinden belli olan adamları aslında beğendiğimi fark ediyorum. Güneş adamın kirpiklerinin arasından süzülüyor. Galiba yanlış dolmuşa bindim.
07.09.2014 -17.23

14 Ağustos 2014 Perşembe

BAZI

Yaz gelince insan daha bir giriyor içine hayatındaki başarısızlıkların. Başarısızlık da demeyelim. Ama şimdi içimden öyle geldi. Havalar ısınana kadar içinden geçtiğin her bir proje, hazırladığın her bir sunum, bitirdiğin her bir kampanya, üstünden aldığın her bir övgü nasıl modunu yükseltiyorsa; yazın o başarı sandığın her bir şeyin anlamsızlığını bir kez daha görüveriyorsun. Bir de bakmışsın ki kış boyu kastığın, mesaiye kaldığın, kendinden geçtiğin her şey hepitopu 1 haftalık bir deniz tatili için. Rezalet. Yaz dediğin deniz kıyısında bol buzlu, içindeki buzuyla doğru orantılı "fiyatlı" içkini yudumlarken güzel. Fonda da şu çalsın.


Ayy tespit yaptım tam oldu cidden.


İbrahim Tatlıses kendine uçak almış. Geçen ofiste kendi aramızda laflıyorduk. Dedik ki uçak nasıl alınır? Yani hasbelkader çok paramız var ve bir uçak alacağız diyelim. Nereden alacağız? Google'a sorduk. CEVAB VEREMEDİ. Hani böyle, "Bunu mu demek istiyorsunuz? Sunexpress.com" gibi bir akıllılık bile etmedi. Fakirliğimizi yüzümüze vurmaya tenezzül bile etmedi! Resmen Google, fakirliğimizi görmezden geldi. Üstümüze basıp geçti. Sahibinden.com'da bazı pırpır uçaklar var bu arada... Müsait vaktinizde bakarsınız.

Bunun üzerine biri dedi ki, A.rda Turan ve Emre B.elözoğl.u işte Türkiye'de bir tatil beldesinde takılırken, İspanya'ya gidecek olan uçaklarını kaçırmışlar. O akşam da idmanları mı varmış, neymiş. Vay efendim rezil olmasınlar İspanya'daki takımlarına diye, aramışlar Acun'u, "Acun, biz uçağı kaçırdık. Senin uçakla gidebilir miyiz?" demişler. Acun sağ olsun, (merhametli çocuk) uçağını bizim 2 kafadara tahsis etmiş. Ama alan vergisi gibi bir şey ödenmeliymiş, 75.000Euro civarı bir meblağ. İşte o meblağ da bizzat Arda ve Emre tarafından ödenmiş. Acun'unki de paçozluk mudur nedir. Koca uçağın var. Bir jest yapıyorsan, tam yap. Ayıp. Bu arada da o 75bin'i Arda ve Emre aralarında bölüşmüşler midir, uçakta top kek ve kaşarlı sandviç yemişler midir, bilmiyoruz. Kesin Arda ödemiştir, Emre "Abi ben sana öderim sonra, bişi ısmarlarım, şekilli ayakkabı / dar pantolon filan.." demiştir. Sonra yatmıştır üstüne. Emre bu...

Bir ara, bu yaz başı Bodrum'da PoP'ta eğlenirken Seda Sayan'ın oğlu O.ğulc.an'la fotoğraf çektirirken (hatıra fotoğrafı) hasbelkader Ar.da T.uran'la da aynı kareye girdiğimizi anlatmak isterim. Alkol tüm kötülüklerin anası, bazı saçma fotoğraf karelerinin paşa babasıdır.

Sevgiler.