Neden sonra bir gün bu kız parmağında bir yüzükle çıkageldi. Sevindim, sarıldık, kendimize birer kadeh Martini koyduk, ince birer dilim limonla... (Benim şu an yaptığım gibi... Demek istiyorum; ama değil. Yeşil çay içiyorum.) Evleneceğim, Londra'ya taşınacağım diyordu. Ben salak gibi gülümsemeye devam ediyordum. Hani sanki ikimiz de aynı anda aynı adamla evlenecektik. Birlikte, bu evi bırakıp O adamın yanına Londra'ya gidecektik... Tabii ki böyle bir şey olmayacağı gerçeği Martini kokteylimin bilmem kaçıncı yudumunda dank etti kafama. O gece kederden şişeyi bitirmişim.
Şaka şaka. Kısa yollu neler yaparız diye düşünüp küçük planlar yaptık. Bu kiraya bu evde oturmak istemezdim. Birini almak, tabii ki istemezdim! Çünkü birtakım şeylerim vardı kafamda ve başkasıyla katiyen oturamazdım. Birileri bana, "Düşünme yahu, hiçbir uçak havada kalmaz?!" derken, ben kendi kendimi bir şekilde hep rahatlattım. Öyle olmalıydı. Kafamı yormamalı, içimi sıkmamalıydım. Tabii ki mide ağrılarım oldu, ama bundan kimseye bahsetmedim. Ağzımdaki laf hep aynıydı: "Yahu, kafama takmıyorum ev işini. İllaki son dakikada süper bir şey çıkar!"
Bu arada 1-2 ev gezdim. 50m2'lik gecekondudan bozma yerlerin sırf Akaretler'de diye kira yönünden çılgın atmasına şahit oldum. Bu arada ben bu kızın düğününde dans ettim, gözlerimin önünde benden ayrılıp o adamla evlenmesini izledim, düğün pastasına gözyaşlarımı akıttım filan... Yok bee! Deli misiniz? Ağlamadım tabii ki. Manyak eğlendik o gece!..
Sonra acayip bir şey oldu. Ben terfi aldım, kariyerimi nihayet bir yola sokmuş gibiydim ve ta-taa yanıma birini buldum. Bu evde kalacaktım.
Derken geçen hafta bir gün, bu kızın annesi geldi. Şarap içip, gülüyor, eğleniyor, biri-birimizle şagalaşıyorduk. Bunlar bir yandan koli yapıyorlardı da ilgilenmiyordum. Onun veda gecesi düzenlediği gün ben gece 01.00'e kadar çalışmaktaydım, dolayısıyla resmi bir veda edildiğinin hâlâ farkına varamamıştım. Ertesi gece, o gitmeden bir gün önceki gece köpüklü Martini içtik. Şampanyamsı.
Yattık uyuduk. Vedalaşmaları hiç sevmem. Sarıldık. Hemen kaçtım evden.
Gün böyle geçiverdi... Akşam evime geldim, bir süreliğine benim olan eve... Mutfağa girdim. O notu gördüm. Gözlerim doldu. Ağlamadım tabii ki. Ama işin sonu odur ki dostlar, ben hem şahane ev arkadaşımı, hem de çok yakın bir arkadaşımı gönderdim gurbet ellere. O bana akıl fikir vermeden, Migros'ta akşama birlikte içer, kederleriniz diye şarap seçmeden, nasıl olur.. Nasıl geçer günler.. Lenslerimi çıkardıktan sonra deli divane gibi gözlüklerimi aramama kim yardım eder, bilemiyorum.
20 Mart 2012 Salı
16 Mart 2012 Cuma
UZMANLIK
Yorgunluktan bayılacak gibiyim... Ve sanırım bugün, eve girmeden evvel Migros'ta gezinirken, zemin ayaklarımın altından kayıyordu. Hayır sadece his değildi bu. Zemin ayaklarımın altından kayıyordu.
Kendime 1 küçük şişe şarap aldım gelirken, müziğimi açtım. Uzun zamandır dinlememiştim bunu, ağlayasım geldi sonra... İlk dinlediğim zaman ne hissetmiştim, hatırlayamadım. Şu an ne hissettiğimi de unutmamak için buraya not almakta karar kıldım.
Tatlı şeyler de oldu. Ben terfi aldım mesela!.. Nur topu gibi bir zammım, çıtı pıtı bir sıçrayışım, tatlı da bir title'ım oldu. İnsanlar tebrik etti, Pİ'de 3 kişi şarap ve bira içerek kutladık.
13 Mart 2012 Salı
BU BİR BAKLAVA YAZISIDIR
Geçtiğimiz cumartesi, İstanbul'a yeni yerleşen bir arkadaşımızla Boğaz'da tıka basa kahvaltı ettikten sonra, kendimizi Karaköy'ün tatlı sokaklarına attık. Bu arada tepede parıldak bir güneş ve yeni güneş gözlüklerimle adeta The Sartorialist'ten bir kare gibiydim.. Buraları geçelim. Arabayı park ettik, biliyorum ki Karaköy Güllüoğlu 5 adım ötemizde. Ben pek şerbetli tatlı sevmem. Ama niyeyse Güllüoğlu fikri beni daima çok heyecanlandırır. Güllüoğlu baklavalarının incecik açılmış hamuru, içinin Şamfıstığıyla dolu olması, o ilk ısırışta yufkanın çıtırtısı, burnuna gelen mis gibi tereyağı kokusu. (Ki baklavada tereyağı var mı onu bile bilmiyorum aslında... Sanırım öyle hayal ediyorum.) Neyse biz otoparktan Güllüoğlu'nun önüne gelene kadar bu heyecanla yaşadım ben. 1 tane almalı, yemeliydim.
1'er porsiyon Güllüoğlu baklavasını mideye indirir, ardından çok sevdiğimiz Karabatak'ta birer cappucinoyla kan şekerimizi düzene sokarız diye düşünürken ben... Güllüoğlu'ndaki kalabalıkla göz göze geldim.
ALLAH SİZİ KAHRETMESİN YA! Yine oradaydılar. Oradaydılar dediğim, sürekli bir yerlerde kalabalık yaratan insanlar. Lanet olsun SİZE! Adım gibi eminim siz Güllüoğlu'na girerken benim hissettiğim o heyecanı hissetmediniz. Çünkü ben başka başka baklavaları arzulamadım sizler gibi. Sadece Güllüoğlu baklavasını arzulamıştım! (Zira bir anda 3000 kalori alacaksam en güzel ve en meşhur kaloriyi almak isterim.) Ama eminim ki siz rahatça yiyebilirsiniz mahalle pastanelerinin o kadar da lezzetli olmayan baklavalarını.
Çok sinirlenmiştim. Ama yine de inat etmiştim. O sıraya girecek, o baklavadan yiyecektim. Ki.. Orada benim herif devreye girdi. "Çok kalabalık... Beklemeyelim." dedi, sigarasından bir fırt çekerken... "Baklava da baklava!" diyerek çirkeflik yaratan kız olmamak için uzatmadım. "Zaten yemesem daha iyi..." gibisinden bir şey dedim. Karabatak'a doğru yürüdük...
Neden sonra Karabatak'tan yeniden otoparka doğru yürürken, Kağıthane'yi kapalı bulmanın üzüntüsüyle aklıma nedense yeniden Güllüoğlu baklavaları düştü. Saatler geçmişti, kalabalık biraz da olsa azalmış olmalıydı. Derken yeniden incecik baklava yufkası, şamfıstığı ve burnuma gelen tereyağı kokusu... Kaçırır mıydım bu sefer? TABİİ Kİ YİYECEKTİK.
Ammavelakin, dükkânın içindeki kalabalık daha hızlı, daha öfkeliydi. Girmedik bile.
Akşam Miss Pizza'da 4 kişi toplamda 2 porsiyon tatlıyı (tiramisu ve beyaz çikolatalı kahveli başka enfes bir tatlı) bölüşürken biz, "İyi ki baklava yememişim yahu." dedim. Bak ne güzel şeyler yedim.
Tabii ki o gece, rüyamda Karaköy Güllüoğlu'ndaydım. Çok tenhaydı ve fakat dükkânda pek tatlı da kalmamıştı. Yine de tabağıma bir şeyler koydum. Yiyemeden uyanmışım.
Bu da böyle bir anımdı.
12 Mart 2012 Pazartesi
GÖRÜMCEMGİLİ YEMEĞE ALDIM
Bir gün olur da evlenirsem, sevgili eşimden "kocam" diye bahsedeceğim bir blogum olsun istiyorum. Kocam geldi, kocam gitti, kocamla sinemaya gittik, döndük... Bazen ismiyle de bahsedeceğim; ama çoğunlukla KOCAM diyeceğim ya! Sevgilim, ise sadece ona karşı, seslenirken kullandığım bir kelime olacak. Ki o kelime, öyle güzel. Ne kadar aşk dolu, nasıl da sevgililik mertebesinde bir evlilik yaşadığınızı highlight ederken siz, pek de şık olmuyor. Aslında. Biraz... Sığ kalıyor.
Sevgi + Saygı
Sahi... Kocandan "kocam" diye bahsetmek ne zaman kıro, aşksız, sevgisiz bir şey oldu? Ne oldu da "sevgilim" büyüktür "kocam" oluverdi? Nedir?
22 Şubat 2012 Çarşamba
YIL 2012 / MEKAN TRT
"TRT" diyorum ötesi var mı? Yıl olmuş 2012!
COMIC SANS kullanmayın, komik olmayın.
Allah kahretmesin. Komik olmayın mı? Özür dilerim. Ama "COMIC SANS kullanmayın"dan sonra aklıma başka bir söz öbeği gelmiyor. Hüzün...
21 Şubat 2012 Salı
KÖRLER VE DİĞERLERİ
Biz küçükken, Mersin'de, okullarımıza "körler" gelirdi... Körlerin gelmesi, bir "event"ti. Yani, "Yarın körler gelecek." "Bugün bizim okula körler geldi." derdik. Veya, aynı okulda siz öğlenciyken, sabahçı olan kuzenimize, "Size körler geldi mi?" diye sorardık.
Körler de, işte, Altı Nokta Körler Derneği'nin (veya Mersin içinde başka bir "körler" derneği?) enstrüman çalabilen ve şarkılar söyleyebilen körlerden oluşturuduğu ufak bir müzik grubuydu. Yılın belli bir günü belli bir saatinde konser veren, biz çocukların ders işlenmeyeceği için sevinçle beklediği, geldiklerinde okulun bahçesinde şarkılarını dinlediğimiz, aynı günün sonunda öğretmenimiz tarafından dağıtılan zarflara paralar koyarak yardımda bulunduğumuz bir grup.
Niye körler derdik, o zaman bunu söylemenin daha "politically correct" bir yolu yok muydu bilmiyorum; ama bir defasında öğretmenimizin, tahtaya yazdığı ödevin sonuna, "Not: Yarın körler gelecek." notu düştüğünü hatırlıyorum mesela.. Hani sanki, Polonyalı bir halk dans topluluğu geliyormuş da, "Polonyalılar" gelecek der gibi. Körler.
Neyse... Zamanın popüler şarkılarını da söylemezdi asla bu insanlar. Bir Hakan Peker, bir Yonca Evcimik çaldıklarını hatırlamıyorum. Mütemadiyen oynak Türk Sanat Müziği. Kıvrak ritmler.. Yine de o yaşımıza, kafamızdaki saçma beyaz kurdelelere rağmen delicesine göbek atardık.
Dün aklıma, bu körler geldi. Acaba başka şehirlerde de oluyor muydu böyle aktiviteler, yoksa sadece Mersin'e özgü bir yardımlaşma şekli miydi. Ve neden ilkokullar? Hâlâ var mı böyle şeyler? Bilemedim. Sen bizi eğlendir, biz sana para verelim.
KONUYLA ALAKASIZ, İÇ SIKINTISI:
Bugün Twitter'da, #gamzeicinbirtupkan başlığı altında yazılanları okurken, 1 tüp kan verebilmek için Allah'ın İstanbul'unda insanları Çapa'ya çağırma çabalarını izlerken, bu kadar zor olmamalı diye düşündüm. İnsanlardan kan toplamak... Sadece iş insanlardan birer tüp kan almada ve onları -lütfen- doğru dürüst bir veritabanında bir araya getirmede... Hani kim hangi websitesine giriyor, kim telefonda hükümete giydiriyor kaydını alabiliyorken; bi zahmet şu işe de aynı önemi vermede... Şurada LÖSEV'in konuyla ilgili bir çığlığı bulunmakta, kemik iliği nakli yetkisi verilen sınırlı sayıda üniversitenin bu konuda yetersiz kaldığının altını çiziyor.
Sevgiler.
Körler de, işte, Altı Nokta Körler Derneği'nin (veya Mersin içinde başka bir "körler" derneği?) enstrüman çalabilen ve şarkılar söyleyebilen körlerden oluşturuduğu ufak bir müzik grubuydu. Yılın belli bir günü belli bir saatinde konser veren, biz çocukların ders işlenmeyeceği için sevinçle beklediği, geldiklerinde okulun bahçesinde şarkılarını dinlediğimiz, aynı günün sonunda öğretmenimiz tarafından dağıtılan zarflara paralar koyarak yardımda bulunduğumuz bir grup.
Niye körler derdik, o zaman bunu söylemenin daha "politically correct" bir yolu yok muydu bilmiyorum; ama bir defasında öğretmenimizin, tahtaya yazdığı ödevin sonuna, "Not: Yarın körler gelecek." notu düştüğünü hatırlıyorum mesela.. Hani sanki, Polonyalı bir halk dans topluluğu geliyormuş da, "Polonyalılar" gelecek der gibi. Körler.
Neyse... Zamanın popüler şarkılarını da söylemezdi asla bu insanlar. Bir Hakan Peker, bir Yonca Evcimik çaldıklarını hatırlamıyorum. Mütemadiyen oynak Türk Sanat Müziği. Kıvrak ritmler.. Yine de o yaşımıza, kafamızdaki saçma beyaz kurdelelere rağmen delicesine göbek atardık.
Dün aklıma, bu körler geldi. Acaba başka şehirlerde de oluyor muydu böyle aktiviteler, yoksa sadece Mersin'e özgü bir yardımlaşma şekli miydi. Ve neden ilkokullar? Hâlâ var mı böyle şeyler? Bilemedim. Sen bizi eğlendir, biz sana para verelim.
KONUYLA ALAKASIZ, İÇ SIKINTISI:
Bugün Twitter'da, #gamzeicinbirtupkan başlığı altında yazılanları okurken, 1 tüp kan verebilmek için Allah'ın İstanbul'unda insanları Çapa'ya çağırma çabalarını izlerken, bu kadar zor olmamalı diye düşündüm. İnsanlardan kan toplamak... Sadece iş insanlardan birer tüp kan almada ve onları -lütfen- doğru dürüst bir veritabanında bir araya getirmede... Hani kim hangi websitesine giriyor, kim telefonda hükümete giydiriyor kaydını alabiliyorken; bi zahmet şu işe de aynı önemi vermede... Şurada LÖSEV'in konuyla ilgili bir çığlığı bulunmakta, kemik iliği nakli yetkisi verilen sınırlı sayıda üniversitenin bu konuda yetersiz kaldığının altını çiziyor.
Sevgiler.
17 Şubat 2012 Cuma
HALİL VAKASI
Ha.lil Se.zai Pa.racıklıo.ğlu aramıza ne zaman katıldı, bilen var mı? Şimdi bu adam birtakım dizilerde oynuyordu filan, sonra ben bi' yerde kendisiyle aynı masaya oturuyordum (toplantı gibi bir şeydi...), kendi hâlinde bir insan gibiydi. Şimdiyse gençlerin sevgilisi? Ve neredeyse esasen bir oyuncu olduğunu unutacağız!
Neyse... Sanırım o gün, adamın uzun tırnaklarından yakın zamanda bir "gitar çalan asi liseli" vakasıyla karşı karşıya kalacağımızı anlamalıydım. First Lady olunca ilk iş erkeklerin tırnak uzatmasını yasaklayacağım. (Hatta kadınların da?) Hatta çok ileri gidip gitar çalmayı bile yasaklatabilirim.
Sonra ne zaman ki hayatımıza İncir Reçeli adındaki şaheser girdi, (sivişmek yööök! -ağzını yüzünü kırasım geliyor o kızın!!!!) Halil Sezai de şarkıcı olarak girmiş bulundu. Meğer bu rolü bekliyormuş! Allahtan Teoman da arada müziği bıraktı ha, yoksa Halil Abi ucuna ilişebileceği bir koltuk bulmakta zorlanabilirdi.
Nerden bulur bu insanlar ben mutsuzken gülünecek şeyleri... gibi bir sözü var mesela bir şarkısında! Neden acaba? Barın köşesine oturup dalgalı saçlarınla tripten tribe girdiğine gülüyor olabilirler mi Halil?
Bir de bu aralar sıkça radyoda çalan bir şarkısı var; "Çaaağresiiğiz - içimdeki çucuk!" diye başlıyor. Eğer o sırada sabah ofis yolunda tampon tampona trafikteysem, güne nasıl başlayacağımı şaşırıyorum. Ağlayasım geliyor. Neyse hemen ofise gidip Tarkan'dan ÖP dinliyorum. Neşem yerine geliyor.
16 Şubat 2012 Perşembe
SEVGİLİLER GÜNÜNÜZ NASIL GEÇTİ?
Herkesin özel günü kendine özel... Bir de "dayatılmış" günler var ki, kutlarsan güzel / kutlamazsan pek mühim değil. Şimdi ben de, Batı'nın bu Noel & Yılbaşı dekorasyonu, ışığı, ışıltısı, simiydi puluydu, tarçınlı kurabiyesiydi hepsini aldım da; Aziz Valentin'in kalplerine & pembelerine alışamadım... Yani.. Bir Cuma akşamı belki evde, şaraplı & mumlu & müzikli & filmli güzel bir yemek eşliğinde Sevgililer Günü, süpper! Ama işten 7'de çıktığım püskürmüş saçlarımla atın beni denizlere, rica ederim o püskürmüşlükle evde romantizm yaşamamı ve yaşatmamı beklemeyin! Zaten o saçlar ve gün sonunda akmış makyajımla bin küsür çiftin arasında diken üstünde bir restoranda oturmamı hiiiç istemeyin.
Neyse... Sonuçta ben "O" gün bir şey beklemiyordum, "beklemediğim" biliniyor mu, bilmiyordum... Sonra, çin çin çin, ofis masamı 33 adet gül şenlendirdi. Neymiş. Sen kendini berbat hisseder ve Sevgililer Günü umrunda değilken bile; masanı renklendiren güller, ruhunu renklendirebilirmiş.
O la la !
10 Şubat 2012 Cuma
BUGÜN
40 yaşında, birkaç düşükten sonra nihayet hamile kalmış, o 9 ay boyunca hep yüreği ağzında gezmiş ve sonunda bebeğini -çok şükür- sağlıkla kucağına almış bir annenin narkozun etkisiyle uyurken -farkında olmadan gülümsediğini,
43 yaşında, karısı birkaç düşükten sonra nihayet hamile kalmış, o 9 ay boyunca hep yüreği ağzında gezmiş ve sonunda bebeğini -çok şükür- sağlıkla kucağına almış bir babanın sevinçten gözlerinden gerçek anlamda ışıklar saçtığını gördüm bugün.
Hayat bazen hayretler verici...
İyi anlamda!
43 yaşında, karısı birkaç düşükten sonra nihayet hamile kalmış, o 9 ay boyunca hep yüreği ağzında gezmiş ve sonunda bebeğini -çok şükür- sağlıkla kucağına almış bir babanın sevinçten gözlerinden gerçek anlamda ışıklar saçtığını gördüm bugün.
Hayat bazen hayretler verici...
İyi anlamda!
7 Şubat 2012 Salı
BAZI KIZLAR ÇOK MAL
Gece yağmur yağarken uyumak, o kadar Mersin ki benim için; erkenden yatayım diyorum.. Bir bakıyorum ki saate, 00.16 olmuş bile!..
Bazı insanlara öküzlük yapma hakkını bizler bizzat ellerimizle veriyoruz. Ellerimizle bu lüksü sağlıyoruz onlara. Çünkü hır çıkmasın, konu uzamasın, alttan alan biz olalım, onu öyle kabul edelim. Hıhım...
Dostum ben artık alttan alan taraf olmak istemiyorum. Niye "çekinilen", "Ahh, ama o öyledir.." denilen taraf ben olmuyorum? Neden benden 10 yaş büyük biri kompleksinden arka arkaya saçmalarken, zaman zaman ağzından köpükler saçarken ben "hanımefendi" taraf kalmak zorundayım?
Birtakım cevaplar arıyorum...
Çukurcuma'da bir duvar yazısı... Benden bahsediyor olabilir.
6 Şubat 2012 Pazartesi
KARAKÖY'DE VİYANA ESİNTİSİ: KARABATAK - Julius Meinl
Pazar günü, dünyanın en güzel kafesine gitmiş olabilirim. Karaköy'de tıka basa kahvaltı ederken, "Ya buralarda çok süper bi' kafe açılmış, oraya mı gitsek? Nerede acaba?" sorularımızın yanıtını, aklını sevdiğim Google verdi. İsmi: Julius Meinl. Nasıl okunduğunu Alman - Amerikan ekolünden gelen sevgilim söylemiş olabilir; ama ben tabii ki aklımda tutamadım... Tam olarak belirgin bi' kullanımı olmasa da (ya da ben göremedim?), kafenin asıl adı KARABATAK. Kafenin şurada yayınlanmış tarihçesi de içerisini daha bir anlamlı kılıyor.
Hani genç kızların kurumsal hayattan sıkıldıkları anda sığındıkları bir hayalleri olur ya, "Şöyle ufak, şirin bi' kafem olsa.. Geleni gideni az, ama öz.." türden, anlatırken hülyalara daldıkları... İşte o kafe, bu kafe olmalı. Genç kızlar! Size sesleniyorum! Hayal kuracaksanız da bi temeli olmalı. Gelin, vizyon görün!
Yerde nostaljik karolar, en rahatından retro sandalyeler, güzel fincanlar, kendinizi Roma'da bir sokak arasındaymışçasına hissettiren bi' dışmekân kullanımı var. Üstelik biz girdiğimizde içeride pek kimse yoktu, sonra ayağımızı mı sürüdük ne oldu.. Ama yine de "Kalkacak 1-2 masam var, biraz şöyle bekleyin, sizi hemen alıcam!"lık bir bekleme stresi yaşanmadı.Biz kahveye, sükunete, şöyle rahat rahat sohbet etmeye doyduk. Ben sanırım, bu hafta sonu tekrar gideceğim. Karaköy'de Kara Ali Kaptan Sokak'taki Karabatak'a...
5 Şubat 2012 Pazar
KARAKÖY'DE PAZAR KAHVALTISI
Anladım ki ben ufak ufak şurada ciklerken, tatmin de oluyorum aslında. Eğer ki 140 karakteri aşıyorsa düşüncelerim, o zaman yazmamayı tercih ediyorum. Ya da kahve molasında yakaladığım bir iş arkadaşımı.. Neyse.
Bu hafta sonu, uzun zamandır olmadığı kadar güzel bir hafta sonuydu. 1- hava güneşliydi, 2- dışarı çıkma isteğim doruktaydı. Sabah mantıklı bir saatte uyanıp, kahvaltı mekânlarını beynimden geçirirken, trafikti park yeriydi sıkılacağımıza bu sefer şansımızı Karaköy Namlı'da deneyeyelim dedim. Benim daha evvel Namlı'da fahiş fiyata 4 kalem pirzola tüketmişliğim var. (Terrrbiyesizler!) Ama kahvaltısını öyle övüyorlardı ki, son 18 saattir aç olan mideme iyi gelecekmiş gibi bi' hâli vardı. (Diyete devam bu arada! Sadece Pazar kahvaltısında kantarın topuzunu kaçırmakta beis görmüyoruz!)
Neyse, bi' kere İstanbulluların veya Türk insanının ya da işte belki de tüm insanlığın bir "bokunu çıkartma" alışkanlığı var. Tabii ki gittiğimizde tam 11 ayrı grup masa bekliyordu. Zıkkımın kökünü yiyin inşallah. Hiçbirinizin oraya benim gibi ilk kez kahvaltı yapmaya gelmediğinizden eminim! Abi bi zahmet kahvaltını bu sefer sıradan, isim olmayan bir kahvaltıcıda yapıver? Zaten daha önce yiyeceğin kadar yemişsin! Ben de bi kere şurada edeyim kahvaltımı, bi' daha gelmeyeceğim. Ben de göreyim, NE VAR YANİ?!
Keza Nusret'te de öyle! Abisi, ne zaman gitsek, "10'dan önce kabul edemiyoruz!" Allahıma şükür rezervasyon yaptırma gibi medeni alışkanlıklarım da yoktur. Gittiysem oturmalıyım! Bi' kere de ben yiyeyim abi Nusret'in pişirdiği etlerden? ÇOK MERAK EDİYORUM YA! Eminim 2 hafta önce de oradaydınız siz. Ananızı SATAYIM daha önce deve eti yiyordunuz da; Nusret sayesinde başka şey yiyemez mi oldunuz? Ben de bi' kere yiyeyim etimi, bi' da tövbe Köşebaşı'ndan, Kazancılar'dan çıkmam. ALLAHSIZLAR!
Dün TV'de gördüm, Alişan'la Lerzan Mutlu da geçen akşam Nusret'telermiş! Abi belli ki kendinizi göstermek için gidiyorsunuz. Niye benim oturacağım potansiyel masayı varlığınızla işgal ediyorsunuz? Gerçekten Alişan ve Lerzan Mutlu'ya bu kadar sinirleneceğim aklıma gelmezdi...
Her neyse, nitekim biz de TABİİ Kİ SIRADA BEKLEMEDİK (zira rezervasyon yaptırma huyum olmadığı gibi sırf çok popüler diye bir mekânın kapısında bekleme huyum da yoktur.) Namlı'nın yanındaki Güllüoğlu'nun yanındaki Çerkezköy Şarkütericisine oturduk. Sonrasında gelsiiiiin pastırmalı omletler, gitsin sucuk & hellim şişler, peynir tabakları ve umarsız zeytinler... Çok mutluydum. Çıktığımda, Namlı'da oturanlara, "SALAKLAR!" der gibi baktım...
17 Ocak 2012 Salı
REJİME GİRDİM
Çok acayip şeyler oldu, ben mesela, Pazartesi itibariyle diyetisyen kontrolünde rejime başladım. Alkolle aranız nasıldır diye sordu doktor, o an, 1 hafta öncesine kadar 7 gün üst üste alkol alabilitesi olan bir insan olduğum kafama dank etti. Ben, içip içip çocuklarımı dövmediğim sürece problem yoktur zannediyordum ki, (sarhoş da olmam bu arada!..) ev arkadaşımın "Ama alkolizm illaki tir tir titremek değildir?!" konulu vaazı işe yaradı. Birkaç gündür temizim...
Diyetisyenlerin de incecik insanlar olup yemekleri az yağda pişirme önerilerinde bulunmasına kılım. Gerçi, Antakya'da defne sabununun saç dökülmelerine iyi geldiğini söyleyen kel satıcıya kıçımızla güldüysek; muhtemelen göbeğini sallaya sallaya gülen / şişman olduğu kadar da sempatik bir diyetisyeni pek ciddiye almazdık. Neyse, kadıncağız böyle ellerini kollarını oynata oynata ve de hayli iğrenerek, "Hani böyle kahvaltıda zeytinin üstüne zeytinyağı döküp bir de o yağa ekmek banıyolar ya.." filan derken benim gözlerimden bir damla düşüp karışmaktaydı toprağa... İşin acı yanı, ihtiyacım olan tek şey, egzersiz! Nedense ben hâlimden bu denli mutsuzken kilom normal çıkıyor, beden kütle zortum normal çıkıyor, "Sadece biraz yağlanmışız... Biraz egzersiz şart" diyor tığ diyetisyenim o kibar dudaklarını büze büze...
Param olsa ben de giderim MAC Kanyon'a, solumda şu dizi oyuncusu, sağımda şu şarkıcı... Koşturur dururum bantların tepesinde!
Param olsa ben de giderim MAC Kanyon'a, solumda şu dizi oyuncusu, sağımda şu şarkıcı... Koşturur dururum bantların tepesinde!
Neyyyyyssssse!..
PS: Cumartesi aldığım caaaanım dev topuklu çizmelerimle kar altında, buz üstünde bata çıka ilerlerken anladım, "Kar yağıyo!" diye sevindiğimde ağzını yüzünü büzüştürerek beni küçümseyen İstanbulluları.
Haydi bir resim koy da neşelenelim Semra Hanım:
Kıtır'da Bomontileri arka arkaya yuvarlayıp, neşemize midye dolmaları katık ettiğimiz güzel bir günden...
16 Ocak 2012 Pazartesi
YOĞARTIK!
Şu an dünyanın en kıro şarkısını büyük bir keyifle dinliyor olabilirim.
İpucu veriyorum: Ferhat Göçer.
Müdürüm benden dev bir sunum istedi.
Müdürüm geçen haftaki büyük sıçışım için (the giant sıçış!) beni affetti.
İş arıyorum.
Call me.
İpucu veriyorum: Ferhat Göçer.
Müdürüm benden dev bir sunum istedi.
Müdürüm geçen haftaki büyük sıçışım için (the giant sıçış!) beni affetti.
İş arıyorum.
Call me.
15 Ocak 2012 Pazar
Şu medya dünyasında sevdiğim tek insan Jamie Oliver olabilir. Kendisi bence dünyanın en muhteşem insanı... Gerçi bazen, teflon tavaya metal kaşıkla giriştiği olmuyor değil. Bu konuda çok hassasım. Bir de her bölümün sonunda dostları gelip pişirdiklerini yemiyorlar mı? Kıskançlıktan geberiyorum. Düşünsenize bazılarının en yakın arkadaşı Jamie Oliver. Cinnet.
2 Ocak 2012 Pazartesi
ASANSÖR
Ankara'daki apartmanımızdaki değişiklik aşağı yukarı 1 sene evvelinden belliydi... Bayrağı hayli feminen ve çalışkan bir apartman sakininden (kadın) alan yeni apartman yöneticimiz (erkek) apartmanı bambaşka bir atmosfere sürüklemeye and içmişti adeta! Öncelikle, yaşlı ve yalnız bir apartman sakininin evinde usul usul yaptığı yağlı boya tabloları birbirinden varaklı çerçevelere hapsedip binayı Louvre Müzesi'ne dönüştürdü, ardından birbirinden romantik parçalarla bir playlist oluşturup 7/24 asansöre müzik vermeye başladı. Ben o günden beri her Ankara'ya gittiğimde tanık olduğum bu asansör müziğine arsızca ve gençliğin verdiği bir şımarıklıkla gülerken, bu müziğin arkasında yatan gerçekten bihaberdim...
Sondan bir önceki gidişimde, bu kasetleri, geçen sene kim bilir kaç yıllık eşini kaybeden yine yaşlı bir komşumuz olan hanımefendinin temin ettiğini öğrendim. "Bunlar eşimle akşamüstleri şarap içerken dinlediğimiz kasetlerdi..." diyerek o kasetleri yöneticiye kim bilir nasıl uzattığını, biraz utanarak dinledim.
Bu noktada tabii ki hayli lirik bir biçimde sahneye dönerek, "İşte hayat böyle! Bugün var, yarın yokuz... Ölüm de böyle değil mi?" filan demeyeceğim diyaframımı titrete titrete. Beni bundan alıkoyan tek şey, yine gençliğimin verdiği şımarıklığım aslında. Sevdiğim adamla senelerce akşamüstleri şarap içerken dinlediğim kasetleri, kendini ispatlamaya çalışan bir apartman yöneticisine verme fikri, beni dehşete düşürüyor. Çok hüzünleniyorum. Ama işte hayat böyle! Bugün var, yarın...
30 Aralık 2011 Cuma
Bitti mi?
Merhaba,
Tarihlerimiz 29 Aralık Perşembe akşamını gösterirken, hala daha arzuladığım Yeni Yıl ruhuna giremediğimi acıyla bildiririm. Ağaçsa ağaç, hediyeyse hediye! Departman içi çekilişe bile katıldım, ekmek çıkmadı. Zaten hediyeleri de gelecek Cuma verecekmişiz. Belki gecikmeli de olsa /az da olsa coşarız.
Yıllardır bence, benim için Yılbaşı dediğin aile günüdür. Şarap içip bir sürü yemek yeriz. Sonra her şey eski haline döner. Dolayısıyla ben de atladığım gibi uçağa, Ankara'ya gidiyorum. Uçağın kalkış saatinden 3 saat evvel Taksim havaş için yola çıktım, kapıların kapanmasına son 5 dakikada yetiştim. Bu arada, ben uçağa yetişemezken "hasiktir lan? Acaba yetişemememde bir hayır mı var? Yetişemiyormuşum, çok ağlıyormuşum ama sonra uçak düştügünde çok seviniyormuşum.. İyi ki kaçırmışım diyormuşum" gibi düşünceler gecti aklımdan... Yalniz ibneliğe gel, millet öldü diye üzülmüyorum, son anda yırttım diye seviniyorum, diye düşünürken... Bu tatsız düşünceleri zihnimden kovaladım. Neyse ki Business'tan geçerken, kendi halinde tatlı tatlı oturan o.sm.an g*kce.k'i gördüm. Rahat bir nefes aldım. Siyasilerin çocuklarının bulunduğu uçaklar düşmezdi. Kennedy mi ayol bunlar?
Neyse açtım iPad'imi yazıyorum. Eğer bunları okuyorsanız sağ salim inmişim demektir.
Bu arada insan bir bölüm bile Pan Am izledikten sonra insanın bunlara burun kıvırası geliyor.
Bu arada tüm tv programları, dergiler, web siteleri konusuzluktan "biten yılın en'leri" tarzı bölümler yapıyor ya, ben de öyle bir şey yapayım dedim. Bakalım nasıl olacak?
2011'in en güzel reklamı: Snickers tüylü bamya
En güzel filmi: İncir Reçeli, deeeeeeermisim. Saçmalamayın lan iğrenç bir film o. Hmmm, en güzel filme karar veremedim. Hangisini seçsem acabaaaaa?
En güzel Türk filmi: Tamam Türk filmi olarak İncir Reçeli! Ayyy saçmalamayalım.
Tabii ki değil. Bence Kaybedenler Kulubü 1, Dedem's people 2.
En iyi hareketi: Kesinlikle Uruzpu Seyhan! vakası.
En bomba haberi: Tabii ki İbrahim Tatlises'in vurulması, ardından hayata dönmesi!!
En skandal olayı: 1) Futbol'da şike 2) Ayşe Özyılmazel Ali Taran evliliği. Hatta bunlar yer bile değiştirebilir.
En güzel Türkçe şarkısı: Ajda Pekkan ft. Tarkan - Yakar Geçerim.mp3 ve Sezen Aksu - Unuttun mu Beni arasında seçim yapmam zor.
En güzel yabancı şarkı: Adele - Rolling into deep ve de Gotye - Somebody That I Used To Know
Evet daha yavan bir liste yapamazdım.
Ankara'ya sağ salim geldim bu arada... Neredeyse 20 saat oldu.
Herkese güzel bir yıl dilerim.
Tarihlerimiz 29 Aralık Perşembe akşamını gösterirken, hala daha arzuladığım Yeni Yıl ruhuna giremediğimi acıyla bildiririm. Ağaçsa ağaç, hediyeyse hediye! Departman içi çekilişe bile katıldım, ekmek çıkmadı. Zaten hediyeleri de gelecek Cuma verecekmişiz. Belki gecikmeli de olsa /az da olsa coşarız.
Yıllardır bence, benim için Yılbaşı dediğin aile günüdür. Şarap içip bir sürü yemek yeriz. Sonra her şey eski haline döner. Dolayısıyla ben de atladığım gibi uçağa, Ankara'ya gidiyorum. Uçağın kalkış saatinden 3 saat evvel Taksim havaş için yola çıktım, kapıların kapanmasına son 5 dakikada yetiştim. Bu arada, ben uçağa yetişemezken "hasiktir lan? Acaba yetişemememde bir hayır mı var? Yetişemiyormuşum, çok ağlıyormuşum ama sonra uçak düştügünde çok seviniyormuşum.. İyi ki kaçırmışım diyormuşum" gibi düşünceler gecti aklımdan... Yalniz ibneliğe gel, millet öldü diye üzülmüyorum, son anda yırttım diye seviniyorum, diye düşünürken... Bu tatsız düşünceleri zihnimden kovaladım. Neyse ki Business'tan geçerken, kendi halinde tatlı tatlı oturan o.sm.an g*kce.k'i gördüm. Rahat bir nefes aldım. Siyasilerin çocuklarının bulunduğu uçaklar düşmezdi. Kennedy mi ayol bunlar?
Neyse açtım iPad'imi yazıyorum. Eğer bunları okuyorsanız sağ salim inmişim demektir.
Bu arada insan bir bölüm bile Pan Am izledikten sonra insanın bunlara burun kıvırası geliyor.
Bu arada tüm tv programları, dergiler, web siteleri konusuzluktan "biten yılın en'leri" tarzı bölümler yapıyor ya, ben de öyle bir şey yapayım dedim. Bakalım nasıl olacak?
2011'in en güzel reklamı: Snickers tüylü bamya
En güzel filmi: İncir Reçeli, deeeeeeermisim. Saçmalamayın lan iğrenç bir film o. Hmmm, en güzel filme karar veremedim. Hangisini seçsem acabaaaaa?
En güzel Türk filmi: Tamam Türk filmi olarak İncir Reçeli! Ayyy saçmalamayalım.
Tabii ki değil. Bence Kaybedenler Kulubü 1, Dedem's people 2.
En iyi hareketi: Kesinlikle Uruzpu Seyhan! vakası.
En bomba haberi: Tabii ki İbrahim Tatlises'in vurulması, ardından hayata dönmesi!!
En skandal olayı: 1) Futbol'da şike 2) Ayşe Özyılmazel Ali Taran evliliği. Hatta bunlar yer bile değiştirebilir.
En güzel Türkçe şarkısı: Ajda Pekkan ft. Tarkan - Yakar Geçerim.mp3 ve Sezen Aksu - Unuttun mu Beni arasında seçim yapmam zor.
En güzel yabancı şarkı: Adele - Rolling into deep ve de Gotye - Somebody That I Used To Know
Evet daha yavan bir liste yapamazdım.
Ankara'ya sağ salim geldim bu arada... Neredeyse 20 saat oldu.
Herkese güzel bir yıl dilerim.
26 Aralık 2011 Pazartesi
NEEEEEY?
Tükenme noktasına gelmek üzere olabilirim. Bilmiyorum. Birileri sınırlarımı zorluyor olabilir. Bilmiyorum. Belirsizlik içimi yiyor kemiriyor, 2 ay sonra evsiz kalabilirim. Bilmiyorum. Ağrım var. Ayaklarımı sıcak tutup bol su içmem lazım. Bilmiyorum. Bu semti seviyordum, ev arkadaşımı seviyordum. Bilmiyorum. Ben yalnız kovboyum, suratsızım, sustum mu susarım, kimselere gelemem... Ama şimdiki ev arkadaşımla güzel bir ritmimiz vardı ve bunu başkasıyla yakalayamayacağımı biliyorum. Bilmiyorum.
'90'lı stajyerimiz bugün ofise tektaş yüzükle geldi. Üst kattan '87'li P.'nin yüzüğü çoktan parmağında! Hepiniz evlenin anasını satayım. Hepiniz evlenin. BOK VAR ÇÜNKÜ!
3 saatlik uykuyla duruyorum. Hastayım ve yorgunum. Tüm gün beynimi aldırmış gibi dolandım, durdum. Akşamüzeri müdürüm, "Bilmem ne raporunu istedin mi?" dedi. Koyun gibi suratına baktım adamın. "Tamam." filan dedim. "Takip edeyim..."
Kendisi kibar ve sabırlı bir insan olduğu için, "Ben mi takip edicem dangöz? Tabii ki takip et! Takip edeyimmiş... Sssalak!" demedi! Neyse ben tabii ki takip etmeyi unuttum. Eve geldiğimde rapor Blackberry'me düştü. Aneeem, zaten sabah istemişim ben o raporu. Raporu istediğim kişinin, "Ancak akşama gönderebilirim." dediğini de unutmuşum.
Hadi 2012 gel de 1 yaş daha büyüt beni.
2011'de, 2010'daki hâlimden daha iyiysem; 2012'de awesome! filan olmam gerekir.
25 Aralık 2011 Pazar
BENİM HERİF...
"Türk'e Hıristiyanlık yakışır." geyiklerimiz vardı üniversitede, böyle abuk sabuk şeyleri uluorta dediğimizde farklılığımızı kanıtlayacağımızı sandığımız dönemlerde... Neyse gün oldu devran döndü, artık bu tür radikal çıkışlarımız yok belki de; ama... bu süslemelerin ucu bucağı yok mu be arkadaşım? (Bu iki cümlecik biraz alakasız olmuş sanki?) Bizim sokağın bulunduğu caddede bombastik bir elektrik kullanımı söz konusu. sokağın başına dev bir ağaç diktiler, her geçtiğimde toplarını sayıyorum, acaba kaç günde çalınacak o süslemeler diye! Hasbelkader Hıristiyan bir toplum olsaydık ne yapacaktık, çam ağaçı ışıklarını kafamıza mı dolayıp gezecektik, ÇOK MERAK EDİYORUM. Neyse ben böyle aman efendim, yeni ruhuna da hiiiç giremedim derken, ama yine de "O", yılbaşında burada olmayacak diye pre-yılbaşı yemekleri organize ederken, birden bire 150cm boyunda bir yeni yıl ağacım oldu! Benimle aynı boyda diyebiliriz. Hayatımda aldığım en güzel yılbaşı hediyesini, O verdi. Önce kurduk, sonra gelsin şampanyalar, kağıtta kuzular, pilavlar ve salatalar! Aha da ağaç böyle bişi:
Hay aksi şeytan yaaa! Ekranda oynayan Keşanlı Ali ise benim entelektüel ve çokça bobo yaşantımdan bir kesit... Olacak iş değil... Halbuki ben evde hep Moviemax Festival izlerim.
Hay aksi şeytan yaaa! Ekranda oynayan Keşanlı Ali ise benim entelektüel ve çokça bobo yaşantımdan bir kesit... Olacak iş değil... Halbuki ben evde hep Moviemax Festival izlerim.
8 Aralık 2011 Perşembe
HIGH TECH ME
Dil balığı! Dil balığı! Senin gözün yok mu?
Tanrım! Blogger'ın yeni arayüzünü kullanıyorum ve buna hâlâ alışamadım. Bu tür şeylere alışamamak beni çok korkutuyor. Mesela TV'den Digiturk'ü ayırmak, yerine DVD oynatıcısını eklemek, bir de bu arada kolonları çalıştırmak filan... Beyaz kablo, kırmızı kablo, sarı kablo... Her biri birbirinden alımlı 3 güzel kablo... Sarıyı sarıya, kırmızıyı kırmızıya, beyazı beyaza takmak yeter sandın. Aldanırsın. Zira illaki bir tanesini açıkta bırakmak gerekiyor. Ve hangisini dışarda bırakmak gerektiğini hep unutuyorum. Peki ya o kullanılmayacaksa, ne diye hayatımda yer alıyor? İşte buna yanıt aramayı çoktan bıraktım, sevgili dostlarım.
Yerde uzanan kablo mezarlığının temizlik işlemleri sırasında yerinden kaldırılması, silinmesi, yeniden yerleştirilmesi var... Kabloları kaldırmadan temizlik yapıyorsanız, arada bir TV izlerken şöyle bir kablolara uzanıp o gizemli dünyada hükümdarlığını süren mini kasabaya bakmanızı salık veririm. Türk kadını temizlik yaparken kabloları affetmez!
Kablosuz bir dünyanın hayalini kuruyorum. Her şey tıkır tıkır olsun.
Neyse, işte ben bu tür zorluklar yaşarken hep mesela 20 sene sonra ergenliğe giriş yapmış melek yavrularım (ki ergenliğe girmiş çocuklarımı ancak ben melek farz ederim herhalde..) benimle çok dalga geçecekler diye düşünürüm. Yeni çatlamış sesini titrete titrete bana "ANNOO! KAÇ KÖZ ANLATTIM ANLAMADIN YAA!" diyecek evladımın alnını karışlarım yalnız, onu da belirteyim. O terlik ayağımdan çıkmasın! Serseriler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













