30 Aralık 2011 Cuma

Bitti mi?

Merhaba,

Tarihlerimiz 29 Aralık Perşembe akşamını gösterirken, hala daha arzuladığım Yeni Yıl ruhuna giremediğimi acıyla bildiririm. Ağaçsa ağaç, hediyeyse hediye! Departman içi çekilişe bile katıldım, ekmek çıkmadı. Zaten hediyeleri de gelecek Cuma verecekmişiz. Belki gecikmeli de olsa /az da olsa coşarız.

Yıllardır bence, benim için Yılbaşı dediğin aile günüdür. Şarap içip bir sürü yemek yeriz. Sonra her şey eski haline döner. Dolayısıyla ben de atladığım gibi uçağa, Ankara'ya gidiyorum. Uçağın kalkış saatinden 3 saat evvel Taksim havaş için yola çıktım, kapıların kapanmasına son 5 dakikada yetiştim. Bu arada, ben uçağa yetişemezken "hasiktir lan? Acaba yetişemememde bir hayır mı var? Yetişemiyormuşum, çok ağlıyormuşum ama sonra uçak düştügünde çok seviniyormuşum.. İyi ki kaçırmışım diyormuşum" gibi düşünceler gecti aklımdan... Yalniz ibneliğe gel, millet öldü diye üzülmüyorum, son anda yırttım diye seviniyorum, diye düşünürken... Bu tatsız düşünceleri zihnimden kovaladım. Neyse ki Business'tan geçerken, kendi halinde tatlı tatlı oturan o.sm.an g*kce.k'i gördüm. Rahat bir nefes aldım. Siyasilerin çocuklarının bulunduğu uçaklar düşmezdi. Kennedy mi ayol bunlar?

Neyse açtım iPad'imi yazıyorum. Eğer bunları okuyorsanız sağ salim inmişim demektir.

Bu arada insan bir bölüm bile Pan Am izledikten sonra insanın bunlara burun kıvırası geliyor.

Bu arada tüm tv programları, dergiler, web siteleri konusuzluktan "biten yılın en'leri" tarzı bölümler yapıyor ya, ben de öyle bir şey yapayım dedim. Bakalım nasıl olacak?

2011'in en güzel reklamı: Snickers tüylü bamya

En güzel filmi: İncir Reçeli, deeeeeeermisim. Saçmalamayın lan iğrenç bir film o. Hmmm, en güzel filme karar veremedim. Hangisini seçsem acabaaaaa?

En güzel Türk filmi: Tamam Türk filmi olarak İncir Reçeli! Ayyy saçmalamayalım.
Tabii ki değil. Bence Kaybedenler Kulubü 1, Dedem's people 2.

En iyi hareketi: Kesinlikle Uruzpu Seyhan! vakası.

En bomba haberi: Tabii ki İbrahim Tatlises'in vurulması, ardından hayata dönmesi!!

En skandal olayı: 1) Futbol'da şike 2) Ayşe Özyılmazel Ali Taran evliliği. Hatta bunlar yer bile değiştirebilir.

En güzel Türkçe şarkısı: Ajda Pekkan ft. Tarkan - Yakar Geçerim.mp3 ve Sezen Aksu - Unuttun mu Beni arasında seçim yapmam zor.

En güzel yabancı şarkı: Adele - Rolling into deep ve de Gotye - Somebody That I Used To Know

Evet daha yavan bir liste yapamazdım.

Ankara'ya sağ salim geldim bu arada... Neredeyse 20 saat oldu.

Herkese güzel bir yıl dilerim.

26 Aralık 2011 Pazartesi

NEEEEEY?

Tükenme noktasına gelmek üzere olabilirim. Bilmiyorum. Birileri sınırlarımı zorluyor olabilir. Bilmiyorum. Belirsizlik içimi yiyor kemiriyor, 2 ay sonra evsiz kalabilirim. Bilmiyorum. Ağrım var. Ayaklarımı sıcak tutup bol su içmem lazım. Bilmiyorum. Bu semti seviyordum, ev arkadaşımı seviyordum. Bilmiyorum. Ben yalnız kovboyum, suratsızım, sustum mu susarım, kimselere gelemem... Ama şimdiki ev arkadaşımla güzel bir ritmimiz vardı ve bunu başkasıyla yakalayamayacağımı biliyorum. Bilmiyorum. 

'90'lı stajyerimiz bugün ofise tektaş yüzükle geldi. Üst kattan '87'li P.'nin yüzüğü çoktan parmağında! Hepiniz evlenin anasını satayım. Hepiniz evlenin. BOK VAR ÇÜNKÜ!

3 saatlik uykuyla duruyorum. Hastayım ve yorgunum. Tüm gün beynimi aldırmış gibi dolandım, durdum. Akşamüzeri müdürüm, "Bilmem ne raporunu istedin mi?" dedi. Koyun gibi suratına baktım adamın. "Tamam." filan dedim. "Takip edeyim..." 
Kendisi kibar ve sabırlı bir insan olduğu için, "Ben mi takip edicem dangöz? Tabii ki takip et! Takip edeyimmiş... Sssalak!" demedi! Neyse ben tabii ki takip etmeyi unuttum. Eve geldiğimde rapor Blackberry'me düştü. Aneeem, zaten sabah istemişim ben o raporu. Raporu istediğim kişinin, "Ancak akşama gönderebilirim." dediğini de unutmuşum. 

Hadi 2012 gel de 1 yaş daha büyüt beni. 
2011'de, 2010'daki hâlimden daha iyiysem; 2012'de awesome! filan olmam gerekir.


25 Aralık 2011 Pazar

BENİM HERİF...

"Türk'e Hıristiyanlık yakışır." geyiklerimiz vardı üniversitede, böyle abuk sabuk şeyleri uluorta dediğimizde farklılığımızı kanıtlayacağımızı sandığımız dönemlerde... Neyse gün oldu devran döndü, artık bu tür radikal çıkışlarımız yok belki de; ama... bu süslemelerin ucu bucağı yok mu be arkadaşım? (Bu iki cümlecik biraz alakasız olmuş sanki?) Bizim sokağın bulunduğu caddede bombastik bir elektrik kullanımı söz konusu. sokağın başına dev bir ağaç diktiler, her geçtiğimde toplarını sayıyorum, acaba kaç günde çalınacak o süslemeler diye! Hasbelkader Hıristiyan bir toplum olsaydık ne yapacaktık, çam ağaçı ışıklarını kafamıza mı dolayıp gezecektik, ÇOK MERAK EDİYORUM. Neyse ben böyle aman efendim, yeni ruhuna da hiiiç giremedim derken, ama yine de "O", yılbaşında burada olmayacak diye pre-yılbaşı yemekleri organize ederken, birden bire 150cm boyunda bir yeni yıl ağacım oldu! Benimle aynı boyda diyebiliriz. Hayatımda aldığım en güzel yılbaşı hediyesini, O verdi. Önce kurduk, sonra gelsin şampanyalar, kağıtta kuzular, pilavlar ve salatalar! Aha da ağaç böyle bişi:


Hay aksi şeytan yaaa! Ekranda oynayan Keşanlı Ali ise benim entelektüel ve çokça bobo yaşantımdan bir kesit... Olacak iş değil... Halbuki ben evde hep Moviemax Festival izlerim.

9 Aralık 2011 Cuma

HIGH TECH ME

Dil balığı! Dil balığı! Senin gözün yok mu?


Tanrım! Blogger'ın yeni arayüzünü kullanıyorum ve buna hâlâ alışamadım. Bu tür şeylere alışamamak beni çok korkutuyor. Mesela TV'den Digiturk'ü ayırmak, yerine DVD oynatıcısını eklemek, bir de bu arada kolonları çalıştırmak filan... Beyaz kablo, kırmızı kablo, sarı kablo... Her biri birbirinden alımlı 3 güzel kablo... Sarıyı sarıya, kırmızıyı kırmızıya, beyazı beyaza takmak yeter sandın. Aldanırsın. Zira illaki bir tanesini açıkta bırakmak gerekiyor. Ve hangisini dışarda bırakmak gerektiğini hep unutuyorum. Peki ya o kullanılmayacaksa, ne diye hayatımda yer alıyor? İşte buna yanıt aramayı çoktan bıraktım, sevgili dostlarım.


Yerde uzanan kablo mezarlığının temizlik işlemleri sırasında yerinden kaldırılması, silinmesi, yeniden yerleştirilmesi var... Kabloları kaldırmadan temizlik yapıyorsanız, arada bir TV izlerken şöyle bir kablolara uzanıp o gizemli dünyada hükümdarlığını süren mini kasabaya bakmanızı salık veririm. Türk kadını temizlik yaparken kabloları affetmez!

Kablosuz bir dünyanın hayalini kuruyorum. Her şey tıkır tıkır olsun.

Neyse, işte ben bu tür zorluklar yaşarken hep mesela 20 sene sonra ergenliğe giriş yapmış melek yavrularım (ki ergenliğe girmiş çocuklarımı ancak ben melek farz ederim herhalde..) benimle çok dalga geçecekler diye düşünürüm. Yeni çatlamış sesini titrete titrete bana "ANNOO! KAÇ KÖZ ANLATTIM ANLAMADIN YAA!" diyecek evladımın alnını karışlarım yalnız, onu da belirteyim. O terlik ayağımdan çıkmasın! Serseriler!

27 Kasım 2011 Pazar

CASE'LER, ROLE PLAYIN'LER, JAMIELER.


Hani böyle birtakım global şirketlerin mülakatlarında olur, zaman zaman bizim üniversitede de olurdu; böyle gençlere bir case verilir, role playing yaparak vakayı bir sonuca ulaştırmaları istenir. Ne bileyim, şununla ilgili bir pazarlama kampanyası yapın, bununla ilgili bir kriz yönetimi uydurun, vs... Anladım ki benden geçmiş. Böyle durumlarda, hele ki işle ilgili değil de tamamen yalan dolan bir aktivite içerisindeysem eğer, ortamda birine gıcık oldum mu mümkün değil ağzımı açmıyorum. Dün de mesela, gayet sempatik bir ortamda sempatik bir şekilde role playing yapacağız, ah o ortaya atılan iddialı tipler, ah o her şeyin en iyisini ben bilirimciler... Sustum da sustum. Bi' siktir olup gidin, ööööf! Kurumsal yaşamın dengeleri zaten hâlihazırda zor. Bir köşede iPad'imden onun bunun instagram karelerini inceleyerek tamamen "free rider"a bağladım. Yiyin birbirinizi. Yiyiverin.

Ha bu arada, 2 senelik dev kariyerimde herhangi bir toplantıda da milleti domine ede ede konuşan herhangi birisiyle karşılaşmadım. Manyak mısınız abi? Şirkette götünün yemeyeceği şeyleri niye böyle relax bir ortamda yapıyorsun?

****

Evde öğünlerini kepekli tost, espresso, mısır püskülü çayı, Nesfit'le filan devam ettirirken, HOMETV'de Jamie'nin kızarttığı ördekleri filan izlemek çok acıklı.

Neyse...

20 Kasım 2011 Pazar

PUCCA'NIN SURATINI GÖSTERMESİ, EV HANIMI TAZELİĞİ

Fotoğrafların çoğu kez yazıyla alakasız olduğunu biliyorum; ama fotoğrafsız yazı yayınlamaktan pek hoşlanmıyorum canlarım.

Şimdi The Stepford Wives'ı izliyordum da şeyi düşündüm, birkaç hayatım olsa, birinde böyle temiz evler, manikürlü eller stayla bir ev hanımı olmak isterim -Evropa'da filan yaşıyorsam eğer... Çocukları okula götürdükten sonra mis gibi sporumu yaparım, sonra döner kahvemi yudumlarken gazetelere göz atarım, Meksikalı yardımcım eve geldiğinde çıkar soluğu hoş bir kafede alırım, kitaplarımı okurum. Tabii ki akşama kocamı çocuklarımı ışıltılı cildimle, arka arkaya patlattığım esprilerle karşılarım. Ben mutlu, çocuklar mutlu, kocam mutlu... Ki şurada kaleme aldığım yazımda, ev hanımlarda bulunan o "glow"dan bahsetmiştim.

Ne diyordum? Lakin ne yazık ki 1 tane yaşamımız var ve benim birtakım kariyer hırslarım var. Ancak ne yazık ki şu an için ne kariyerim ne de yurt dışında müstakil bahçe içinde yaşadığım bir ailem olmadığı için böyle boş beleş konuşur dururum.

Bu hafta sonunun en bomba olayı #1 Beşiktaş - Galatasaray derbisiyse eğer, ikincisi PuCCa'nın afişe olmasıydı herhalde. Ne yalan söyleyeyim, yazdığı tek bir cümleyi günahım kadar sevmedim. Ne dili, ne anlattıkları, ne betimlemeleri benlik değildi. Ancak bugün sosyal medyada fiziksel özellikleriyle ilgili yazılanları görünce sinirden kendi midemi sindirmedim değil.

Allah canınızı almasın, nasıl insanlarsınız yahu siz? 

Birinin fiziksel özellikleriyle ilgili orta yerde, onun okuyabileceğini bile bile atıp tutmak, klavye arkasında birer plastik cerrah kesilmek nasıl bir ahlakın ürünü? Çok acımasızca!..

15 Kasım 2011 Salı

İZMİR SORUNSALI


Çok sevdiğim İzmirli arkadaşlarım var, şehir olarak tanımasam, bilmesem de İzmir'in hoş bir şehir olduğunu düşünüyorum... Hatta hayatım boyunca herhangi bir İzmirliden kazık yemediğimi, aman efendim herhangi bir İzmirlinin kalbimi kırmadığını da özenle eklemek isterim. En sevdiğim marş da İzmir Marşı'dır. Önbilgi.

Lakin birtakım İzmirliyle ilgili gözüme çarpan ve bana çokça itici gelen bir detayı paylaşmak istiyorum; o da İzmirlilerin şehirlerini övmeye ne kadar meraklı olduklarıdır.

Yani konu her zeytinyağlı bir yemeğe geldiğinde "Ay şimdi biz zaten İzmirli olduğumuz için, çok iyi pişiririz zeytinyağlı yemekleri." cümlesi ilk kez duyulduğunda bir nebze olsun ilgi uyandırıyor insanda. Ammavelakin bunu her türlü ortamda, binbir türlü insandan ayrı ayrı duymak, hatta bazen aynı insanla bile 8. kez aynı sohbete maruz kalmak çok yorucu, sıkıcı... Derdiniz ne abi sizin? Biz de sebzeleri makine yağıyla pişirmiyoruz, hayvan değiliz sonuçta!

Ha bir de, ben bir Karadenizlinin "Biz zaten şimdi Karadenizli olduğumuz için hamsi tava filan.." diye bir cümle kurduğunu duymadım. Keza Mersin'in bağrından kopup İstanbul'a teşrif eden kavruk Çukurova gençleri de ancak bir araya gelince çeviriyor, "anarya, kerebiç, tantuni, Bahattin.." geyiklerini. BU NE?!

Abi deli misiniz? Mis gibi deniz kenarında şehirsiniz, Çeşme'den Kuşadası'ndan turizmin dibine vurmuşsunuz, bunun yanında modern, güzel, temiz bir şehir olduğunuza da inanıyorum (her sokak tacizi muhabbeti geçtiğinde, nasıl da memleketinizde bi tarafınızda etekler giyip kimsenin bakmamasından övünmenizden olsa gerek...)... Peki ya bu derinlerde yatan kompleksin, İzmir PR'ı hevesinin sebebi ne?

Bu sorularıma bir cevap bekliyorum.

Sevgiler

13 Kasım 2011 Pazar

Beni Unutma'yı izledim...


Çok ümitliydim anlıyor musunuz? Çünkü bu adamı çok beğeniyorum ve herifin atacağı her türlü adıma inanıyorum. Gerçi bu adamı bir Binbir Gece'den, bir de Başka Dilde Aşk'tan tanıyorum ve hayatımın top 10 listesine ne ara bu denli üst sıralardan giriş yaptı anlamıyorum. Dolayısıyla herife olan güvenim tamamen saçmalıklar ürünü...

Neyse E. beni bu soğuk ve rüzgarlı Pazar akşamüzerisi dürtmeseydi, ben evde lüferimi pişirecek, şarabımı yudumlarken güzel bir film izleyecektim. Önce mırın kırın ettim; ama sonra kendimi Kanyon'da buldum. Dakika bir gol bir! Sinemada film izlemenin en heyecanlı yanı fragmanları izlemek benim için... Dolayısıyla sade ve sadece Çağan Irmak'ın upcoming filminin fragmanını izledik (başka hiçbir yabancı filmin fragmanı gösterilmedi...!) Beni Unutma'ya biraz eksi modda başladım.

Benim yaşım mı geçti, inancım mı kalmadı bilemiyorum; artık filmlerdeki aşk hikâyelerine inanamıyorum. Ben ki romantik komedileri su gibi içerim, onlarla beslenirim. Ama yooook, Beni Unutma'daki o aşk hikâyesine girmedim, giremedim sevgili okurlarım. Diyeceksiniz, "E Mert Fırat da mı kurtarmadı?" O da yok. Nerede uzaktan beğenip, tırnaklarımızı kemirdiğimiz Mert Fırat, nerede filmdeki Mert Fırat. Adam bildiğin Kapalıçarşı halıcısı Hikmet!

Karşısında endam eden esas kızın kütüklüğüne ise hiiiç girmeyeceğim. Saç buklesi sempatik bir şey olsaydı Brezilya fönü sektörü böylesine bir paçozlukla fırsat sitelerine düşmezdi.

Hele ki filmlerde böyle arkada neşeli bir müzik çalarken, çiftimizin tatlı, sarsak hâllerinin bir klip hâlinde gösterilmesine gıcccccccık oluyorum! Fonda tatlı şarkılar söylenirken, genç ve şeker çiftimizin tatlı tatlı şakalaşmaları, ahh yemek pişirirken pilavın dibinin tutması filan... O sempatik ve sakar hâller... Brrr.. İşte bu tür sahneler aklıma Bülent Ersoy'un Hani Bizim Sevdamız klibinden başka bir şey düşündürmüyor bana.

Daha açıklayıcı olmak için, Hani Bizim Sevdamız şarkısının klibinden çok tatlı birkaç sahneyle bitiriyorum yazımı:

Yakışıklı esmer sevgilisi Bülent Ersoy'un falına bakıyor:


Bülent Ersoy'un yakışıklı esmer sevgilisi ona bir adet Tweety oyuncağı hediye ediyor ve Bülent Ersoy buna çok seviniyor!


Genç aşıklar bahçede çiçek sulama hortumuyla şakalaşıyorlar:


Hani Bizim Sevdamız? adlı klibinin tamamını Youtube'dan izleyebilirsiniz.

Öpüyorum!

10 Kasım 2011 Perşembe

SOSYAL YAŞAMDA TRAVESTİ GÖRDÜĞÜMÜZDE NE YAPACAĞIZ?


5 günlük tatili devirdim, Bayramı Türkiye'nin Cannes'ı, Mersin'de geçirdim, as usual.

Dönüşte Adana havaalanında, güvenlik sırasında senelerdir görmediğim ilkokul arkadaşımla hasret giderirken ben, arkamıza irice uzun boylu bir kadın durdu. Biz ilerleriz o ilerler... Mini eteği, topuklu çizmesi, mem.e uçl.arı yerinde; boynunda "Serpil" yazılı gümüş kolyesi, yaldır yaldır yürümekte... Bi' an geldi telefonu çaldı, ses tonundan travesti olduğunu çakozladık. Tabii bu noktada biricik soru işaretimiz, kadının nüfus cüzdanı rengi üzerineydi. Geldik mi güvenlik sırasına, ne oldu ne bitti anlamadık, kadın önümüze geçivermiş. Çot çıkardı mavi nüfus cüzdanını uçuş kartıyla, pembe ojeli tırnaklarının ucuyla tutarak görevli kadına uzattı. Güvenlik görevlisi kızcağız, önce kimliğe sonra karşısındaki kadına baktı. Serpil'in, adamken kullandığı ismi göremedim, zaten bu sırada güvenlik görevlisi kız, bu adamkadının uçağa binişini onayladı. Ama hem Türk hem de taşralı olduğu için bu olayı birileriyle paylaşmadan edemedi.

"Nimet Ablaaaaa!"

Kendisi X-ray'in önünde, Nimet Abla X-Ray'de ötenlerin üzerini aramak üzere tabii ki X-ray'in arkasında. Nimet Abla koşar adım geldi, bizimki bir ilkokul öğrencisi hevesiyle Nimet Abla'nın kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne fısıldadığını tabii ki göremedim, ama muhtemelen "Abi bu kadın dönmeymiş." filan demiştir.

Ben gördüm, ilkokul arkadaşım gördü, Serpil görmedi.

Şimdi aslında çoğu şeyde olduğu gibi bu konuyla da ilgili tam olarak ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Çünkü genelde bir şey olduğunda O durumu 1500 açıdan inceler, sonra da ne düşünmem gerektiğine karar veremem. Biliyorum ki, o güvenlikçi kızın aşırı heyecanını, gereksiz görev aşkını Serpil görse, onun adına çok utanırdım. Çok üzülürdüm. Ha, diyebilirsiniz ki, madem çok hassas Serpil, uçağa binmesin, güvenliksiz müvenliksiz otobüsle 14 saat yolculuk yapıversin. Bir yandan da düşünürüm ki, "Kim bilir ne tür muamelelerle karşılaştı Serpil, güvenlikçi 20'sinde kızın safça heyecanından mı rahatsız olacak?"

Bu arada, karşıma geçip, "E be Jelatin! Sen de inceden inceye gözetlemişsin işte kadını, kimlik rengini merak etmişsin, ismini merak etmişsin." diyebilir, densizliğimi yüzüme vurabilirsiniz. Ben de, tüm bunları yaparken ona kesinlikle hissettirmemeye çalıştığımı söyler, kendimi yersiz yere aklamaya çalışırım. Yani yolda nasıl Beren Saat'i gördüğümde aşırı tepkiler vermiyorsam, mavi nüfus cüzdanıyla uçağa binen bir travestiyle karşılaştığımda da jestlerimi abartmıyorum.

Neyse... Ben bu konuda birilerinin ne düşündüğünü merak ediyorum. Belki birileri buraya yorumunu yazar, ortak bir doğru bulmaya çalışırız. Her neyse... Ya da okur geçersiniz.

1 Kasım 2011 Salı

BAZI ŞEYLER

Aslında bu konu PK'nın konusu mudur, galiba öyledir de orayı belki ofisten birileri okumaktadır, belki 40 yılda bir yöneticim göz atmaktadır...

Yöneticimle bir alıp veremediğim yok çok şükür zaten de ekipten birisi okur, laf eder; bir de densizdir herkesin ortasında söyler... Tahayyül etmesi bile içimi sıktı. Sadece, SÖYLEYECEK SÖZÜM VAR!

1) İş yerinde yaptığın işle ilgili ne kadar çok söylenirsen okkadar çok çalıştığın zannediliyor!
Çok ciddiyim, var öyle bir şey... "Offf! Bu Ajans'ı öldürücem bak saat kaç oldu hâlâ göndermediler!" "Ya bu Finans'tan Cansu beni çok sinirlendiriyor, bu kız beni deli ediyor!" tarzı cümleleri ofisin ortasında bağıra bağıra söyleyin. Bıkmadan usanmadan söylenin. Bir süre sonra gerçekten insanlar sizin "Ahh ne çok çalıştığınızı! Ne yoğun olduğunuzu..." filan düşünmeye başlıyor otomatikman.

Aslında bu gayet zekice bir yöntem... Daha doğrusu, evet, hayli avam ancak sinsice bir yöntem... Bir de bunun direkt mızmızlanma hâli var kiiii.... İşte o noktada zaman zaman kayışı koparabiliyorum. Gerçekten bazen, ofis ortamında mızmızlanan insanın ensesine bir şaplak indirip, "Siktir git! Çalışma o zaman!" dememek için kendimi zor tutuyorum. Bu konuda ciddiyim.

Yine bu mızmızlanan karakterlerin karı kısmısı çekiliyor; ammavelakin karı gibi mızmızlanan erkek hiç çekilmiyor! Evine nasıl ekmek götüreceksin acaba sen... Sen de bir yuva kuracaksın yani!.. Sünepe!

2) Bu benim işim değil, senin işinciler...
Microsoft Outlook'u icat edenlerin de durdukları yerde kulaklarının çınladığı zamanlar var; yeri gelecek, mezarlarında ters dönecekleri zamanlar da olacak... Çünkü ufacık düzeltmeleri, o işin sorumlusu olan kişiye 3 satırlık e-postayla açıklamaya çalışanlar var. Sen de yapabiliyorsan o işi, mail yazacağına aç düzelt be! Sonra düzelttim diye de haber ver. Veya aç yüzüne söyle. Outlook yan gelip yatma yeri değildir.

Daha sinirlendiğim birçok şey var. Onları sonra yazarım.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Çok bilen, çok konuşan insanlar...
Birazcık sussanız?

Canımsınız.

22 Ekim 2011 Cumartesi

HIMMM

Bloglardan çok sıkıldım. Hiç keyif alamıyorum.

Veya Reader'ımda yeniliklere ihtiyacım var...

Ne okumalı, ne yapmalı...

18 Ekim 2011 Salı

BAK . . .

Yine aynı şeyi yaptım. Yine başka sorunlarım varken, bambaşka bir şeye sığındım... L KOLTUKMUŞ!

L koltukla, ev düzeniyle sorunum yok ki?

Yine kafamda bir şeyleri görmezden geldim de iç sıkıntımı görmezden gelemedim... Sonra da tuttum, yine, kısa dönemde değiştiremeyeceğim abuk sorunlara sarıldım. En büyük derdim O'ymuş gibi. L koltukmuş gibi...

Doktorum duysa, ah bi bilse anlattıklarımı, ...

Diyecek yine gelin.

Geliriz gelmesine de bazen konuşacak bir şey bulamıyorum; karşında yalan söyleme ihtiyacı hissediyorum be doktor!

L KOLTUKLAR

Fonda Mersin markalarını görmek, işte bu beni mutlu eder...

Nasıl ve ne zaman olacak bilmiyorum. Sanırım L koltuklu, geniş salonlu bir ev istiyorum. Artık. Yaşım olmuş 25. Geniş ve L koltuklu bir salon dünyanın en zor elde edilesi şeyi olmamalı. Derken ortaya şöyle hoş bir sehpa, üzerinde mis kokulu mumlar. Hep temiz tutarım evimi, söz. İçkiye sigaraya yatıracağım parayı eve kadın çağırmaya yatırırım. Güzel bir kütüphanem olur. İçini, okuyacağım belki okumayacağım, "böyle kitaplar herkesin kütüphanesinde olmalı abi, insan bi oturuşta okumaz ama canı istedikçe okur.." diyerek, kendimi kandırarak belki çok uzun zaman sonra sıkıntıdan karıştıracağım kitaplarla doldururum. Yerler ahşap görünümlü naylon değil de, gerçek parke olur. Ucunda pislikler birikmemiş Vileda'yı Pronto Ahşap Temizleyici'ye bular mis gibi silerim yüzeyleri... Kışın camları açar, battaniyenin altında mis gibi konyak içerim... Film izlerken...

O günler gelecek ama... Gelecek biliyorum. Çünkü 1.2 sene evvel tam da şu an yaşadığım evin, semtin, şu an içinde bulunduğum düzenin, ev arkadaşlığı konseptinin hayalini kuruyordum. Mutluyuz de mi Sadık? Bu evde, tam 1 senemiz doldu geçen hafta. Geçen sene bu zamanlar nasıl sıcaksa İstanbul'un havası, nasıl iltihap dolmuşsa korneam; bu sene o kadar yağmurlu idi hava ve ben billur gözlerimi MAC Naughty Lash çift opsiyonlu müthiş rimelimle hayli dramatik bir hâle getiriyordum... Neyse. Bak şu an böyle yazınca, daha iyi hissettim.

Şu an, geçen seneden 2-3 kilo fazlayım belki ama, her şey, çok şükür, çok şükür, daha iyi.

Which means, belki 2012'nin, 2013'ün soğuk bir Ekim akşamı, yine bir kadeh Martini'nin üzerine birkaç kadeh Blush içmişken ben, bu satırları bir L koltuk üzerinden yazıyor olurum. Olmasam da, başka şeyler güzel olur.

Neden olmasın?

*

Selam!
Selam Canlarım!

Trafikte geçen saçma saatler, uzayan toplantılar filan... Şu an bir Blendax reklamı kızı gibi konuştuğumun farkındayım; ama demek ki metin yazarlarının bi' bildiği var. Neyse. Çıkışta Tavacı Recep Usta'da sapık gibi et yidik. Sonra eve gelip, azıcık gözümü kapatacağım, sonra kalkıp yazmam gereken şeyleri yazacağım deyip 2 saat uyumuşum. Şu an gece 2.49 ve sabah nasıl uyanacağımı bilmiyorum. İyi uyuyayım diye yarım şişe blush içtim, tık yok.

Öptüm Sezen

10 Ekim 2011 Pazartesi

İT

Eve geldim ki, apartman kapısının tam önüne bir sokak iti kıvrılmış uyuklamakta. 1) Köpekten delicesine korkarım. 2) Kapıcıya, bekçiye, şu buna haber etsem, "Yahu ben korkarım köpekten, şunu bir kovalasanız?" desem, bilmiyorum ki çağırdığım "adam" hayvana nasıl davranır... Belki tekmeler, belki sopayla kovalar... Sonra işin yoksa 1 hayvanı daha dert et. Bizim apartman da Versay Şatosu değil sonuçta, hayvancağız gelip önüne, paspasın üstüne kıvrılıyorsa eğer, yağmur yağdığı için... Köpekle birkaç metreden bakışıyoruz. Ben biraz yarım akıllı, azıcık da alkollü olduğum için kendisiyle konuşmaya başlıyorum. "Ben senden biraz korktum. Sen çekilsen, ben içeri girsem, sonra tekrar yatsan?" diyorum. Tık yok. Sanırım hayvanların bana bizzat kelimelerle cevap vermemesinden dolayı kendilerine karşı bir yabancılık hissediyorum.

Baktım, küpesi de yok. Kudurabilir, ısırabilir, ipeksi güzelliğim darbe alabilir, Fatmagül'ün Suçu Ne? dizisindeki rolüm tehlikeye girebilir filan... Ne oldu sonra bilmiyorum. Köpeğin uysallığına mı kandım, nedir... Aldım anahtarı kapıya doğru yürüdüm. Sonra çok acayip bir şey oldu. HAYVAN RESMEN BANA YOL VERDİ! "O kadar dil döktün salak, anca mı akıl ettin aksiyona geçmeyi?" der gibiydi... Aşağılandığımı hissettim. Açtım kapıyı, içeri girdim.

7 Ekim 2011 Cuma

ELMA

Steve Jobs için çok üzüldüm. O kadar üzüldüm ki, ağladım. Kimse görmedi.

Zaten birilerini sevdiğimi gerçekten belli edebilen bir insan değilim. Anneme babama yeni yeni sarılmaya başladım. Hatta babama hâlâ sarılmıyorum diyebiliriz. Genelde bu tür konularda biraz tutuğumdur; ancak işin içine Steve Jobs girince yalnızken birkaç damla göz yaşıyla kendimden geçtim diyebiliriz. Farkındaysanız hâlâ bundan ciddi bir şekilde bahsedemiyorum. Böyle yazınca sanki şaka yazısı yazıyormuşum gibi oluyor.

Şöyle desem anlaşılır mı, 

Steve Jobs için ağladım. Ciddi ciddi.



Bu arada hayatla ilgili ciddi problemlerim var. En büyük korkum, "yapmacık" olmak. Bir şeylerden bahsederken, "şova dönüşmek". Siz de fark eder misiniz bilmiyorum, birisi bir konu hakkındaki fikirlerini çok güçlü bir şekilde savunurken, zaman zaman bir noktadan sonra samimiyet çizgisini aşıyor ve delirmeye başlıyor. Bu delirme hâli şöyle bir şey, düşündüğünü ne kadar güçlü savunursa / her yerde söylerse ne kadar havalı ve cool olduğunu düşünecekmişiz gibi. Bu arada savunulan şeyler kesinlikle petrol kuyuları, GDO'lu ürünler, İsrail'in saçmalıkları, Başbakan filan değil... "KOLAYI SEVMİYORUM ABİ KOLA İĞRENÇ BİR ŞEY!!" tarzı gündelik zevk / hayat tarzı konuları... Bu noktada biz devreye girip O'nun ne kadar havalı ve farklı bir kız olduğunu düşüneceğiz... "Kız" dedim, çünkü sanırım bunu genelde kızlar yapıyor.

Steve Jobs'ı kıskanıyorum. Şu âlemde bir toz olmaktan öte bir adam olduğu için filan... Ben de buralara bir iz bırakmak isterdim. Ama bu tutuk kafamla, efendime söyleyeyim onun bunun şovunu konu etmekle pek olacak şey değil.

Hoşça kal Steve.
Iphone'um son zamanlarda epey yavaş; ancak Blackberry'mi her elime aldığımda Iphone'un kıymetini bir kez daha anlıyorum.
Zamanında Bilkent - Tunus servisinde kulağımda çaldığın şarkılara ne klipler çektim kafamda, ne romantik komedilerde oynadım; ben bilirim. Hepsi çok güzeldi.

You're cool.

4 Ekim 2011 Salı

ETOBURUN GÜNCESİ . . .


Bu sefer doğru köprüden yürüdüm. Hatta Köprü'nün üstünden de değil, altından yürüdüm. Ben yürüdükçe balık ekmek kokuları burnuma doluştu. Çok acıkmıştım. Fakat seyyar bir tezgâhtan balık ekmek alıp tek başıma ayakta yeme fikrinden hoşlanmadım. Dolayısıyla canım çeke çeke, Karaköy'e kadar yürüdüm. Karaköy'de kendimi Namlı'ya attım. Allah kahretmesin. O kadar acıkmıştım ki hem bi' porsiyon köfte, hem bi' porsiyon pirzola yiyebilirdim. Yine yalnız olduğum ve bu tür aşırılıkları yalnız başıma yapamadığım için bir porsiyon pirzola, bir kutu ayran biraz da zeytinyağlıyla yetindim.


Eve geldiğimde hâlâ çok aç mıydım, neydim..

30 Eylül 2011 Cuma

KAŞARLI DÜRÜM


Ben Cuma akşamı, akşam yemeğini Etiler Marmaris Büfe'de yiyecek, akabinde eve dönüp liseli kızlara hâllenen kart herifleri izleyecek kadın değilim.

Cuma akşamımın tek eğlencesi kâh Feriha, kâh BirÇocukSevdim ise; sebebi Cumartesilerimin gereğinden fazla dolu geçmesi gerektiğidir. Sabahtaaan, akşama.

Adını Feriha Godum.

26 Eylül 2011 Pazartesi

ÇOCUK YAPIN ÇOCUK YAPMALISINIZ ANNELİK ÇOK BÜYÜLÜ EVET

Bazı konular, bazı insanlarla ilgili ciddi sıkıntılarım var.

Toplantıdayız, konu nasıl oluyor bilmiyorum bir süre sonra geyiğe sarıyor. Toplantıya dahil olan kadınlardan biri, karşısındaki kadınları karşısına alıp, "Çocuk yapmak dünyanın en güzel şeyi. En muhteşem duygusu. Mutlaka doğurun." diyor. 

Bu bana inanılmaz düşüncesizce, eminim ki iyi niyetle, ama evet düşüncesizce verilmiş bir öğütmüş gibi geliyor. Karşımda oturuyorsun, iş harici bir arkadaşlığımız, teşrikimesaimiz yok ve sen gözlerini dikmiş bana, bir an önce çocuk sahibi olmam gerektiğini, gecikirsem çok zorlanacağımı, vs. vs. söylüyorsun. Sana, çocuk yapma planlarımdan, aman efendim yapsam mı yapmasam mı endişelerimden söz etmiş değilim. Belki fizyolojik durumum çocuk yapmaya müsait değil. Belki çok sevdiğim adamla evliliğin eşiğinden çocuk doğuramayacağım için döndüm. Hiçbir zaman anne olamayacak olmam beni çok üzüyor. Bunları bilmiyorsun. Bunları bilmeden, karşımda hâlâ bir an önce çocuk sahibi olmam gerektiğini, bunu aman aman mutttlaka tatmam gerektiğini filan...

Bu biraz şey gibi, annesi olmayan bir insana, 1 aydır görmediğin anneni ne kadar özlediğinden bahsetmek gibi. Bence. Ya da ben fazla hassasım. Ama hani, maddi durumu iyi olmayan birine, Prada'nın yeni koleksiyonunu nasıl gardrobumuza taşıdığımızdan söz etmiyorsak; bu da öyle bir şey aslında.

Bugün şunu düşündüm, gerçekten, karşımdaki bu konuda öyle ısrarcı ve gururlu konuşurken, yüzüme bir kuple hüzünlü bir tebessüm yerleştireyim ve, "Benim çocuk sahibi olmam mümkün değil ne yazık ki..." diyeyim. Kalakalsın. Kalsın ki öğrensin. Durumu abartıp birkaç damla da göz yaşı dökebilirim. Yaparım bunu.

Neyse ki beynimin ürettiği zevzeklikleri dilim tartarak işleme geçiriyor zaman zaman. (Çoğu zaman saçmalıyorum evet.) Yapmadım. Gülümsedim. Gülümsedik.

Neyse...

HAFTANIN SONU . . .


Şimdi Closer izliyorum bir yandan... Bu filmin nesini bu kadar çok seviyorum bilmiyorum. Belki adamlar güzel diye, belki kadınlar güzel diye, belki Londra çok güzel diye... Her şey güzel. Belki de, "Why isn't love enough?" cümlesi için...

Öncesinde de Moviemax Festival'de Coco Chanel & Igor Stravinsky aşkını izledik. Zaten Igor'dan öyle bombastik bir âşık olmamış, herif sümsüğün teki, bari Coco'ya daha fazla odaklansaymışız, daha fazla inci kolye, daha fazla Coco görseymişiz. Kadın, her sabah çalışanlarına saç, tırnak kontrolü yapıyormuş mesela. Uzun tırnaklı bir çalışan gördü mü, "Kes tırnaklarını. Çok bayağı görünüyor!" filan diyormuş. İzzet Çapa da mekânında çalıştırdığı garsonların koltuk altlarına terleme önleyici botoks yaptırıyor diye adama demediğimizi bırakmıyoruz. Neyse. İzzet seni seviyorum, Coco sana hastayım. Ancak şu an için sadece makyaj malzemelerine param yetiyor. Fashion's Night Out'ta yine ojesi peridotu denedim, ertesi gün oluşturduğum fokus gruptan hiç geçer not almadı. Ama umursamayabilirim. Emel Sayın ellerim ve ben... Tam bir Gossip Girl'üm. Her neyse.

Dün 17.00 sularında Haliç'ten çıktım, dedim ki Eminönü'nün oradaki köprüden Karaköy'e gelirim. Oradan Tünel'e biner, Şişhane'den metroya binerim. Allah canınızı almasın, orada iki ayrı köprü olduğunu tamamen unutmuşum. Üzerinde bindiğim köprü beni Şişhane'ye yürüttü. Ben de oradan Karaköy'e. Karaköy'den canım Tünel'e.

Saçma olan şu ki; Tünel'de asansöre binmişçesine yukarı doğru çıkarken, yanımda 2 adet türbanlı kız duruyordu. Biri sevgilisini aradı, ona sürpriz yapmak için karşıya geçeceğini, şu an Taksim'de olduğunu söyledi. Kapattıktan sonra, "Anlamadım ya, ben de bu çocuğun rahat olduğunu düşünüyordum. Ama Taksim deyince bir sinir oluyor. Anlamıyorum. Taksim'e gelmemi hiç istemiyor. Ne varsa Taksim'de?" dedi... 

"Hepimizin derdi aynı hemşirem!.." diyerek omzuna pıt pıt vurmak ve karanlığa karışmak istedim. Ancak ortam çok kalabalıktı. Bir yandan da diyaloğun komikliğine gülüyordum içimden. Akşam eve gidince ev arkadaşıma anlatayım filan... Bu arada bu muhabbeti geçiren kızla dipdibeyiz. Derken durduk, kalabalık dağıldı. Ve irkildim. Yuhanna, türbanlı kızın arkasında bildiğin ev arkadaşım DURUYORDU! Ben, "Oha kız ne çok benim ev arkadaşıma benziyo!" diye düşünürken, O da, "Ev arkadaşıma benzeyen bu kadın da kim?" diyormuş. Biz birbirimize "ev arkadaşım" diye hitap ediyoruz bu arada. İsimlerimiz yok. Bu arada, onun modern, laik bir Cumhuriyetçi gibi benden "kadın" diye bahsettiğini, benimse tam bir Tayyip Erdoğan gibi evlenmemiş kızlardan "kız" diye bahsettiğimi anlamış bulundunuz.



O kadar yorgunduk ki, oturup Tünel'de kahve içtik. (Bu arada buraya kahve içtik yazdığımı bir cümle sonra fark ettim. Kahve içmedik tabii ki, Bomonti'leri çaktık.) Çok sürreal bir andı. Sonra ben Kanyon'a, B. ve H. ile buluşmaya geldim. Obika'da kırmızıları aşk'a kaldırdık. Derken canım Sarah Jessica Parker'ın yeni filmi... Ah, filmi, ve filmdeki kadınla kendini özdeşleştiren salondaki kadınlardan bahsetmeyi çok isterim ama bu yazı fazla uzadı.

19 Eylül 2011 Pazartesi

POF

Dostum öyle bir şey ki;

Nasıl üniversite yıllarında yumurta kapıya dayanmadan beynim çalışmaya başlamıyor, başladığında da dünyanın en saçma ürünlerini çıkartıyorsam ortaya,

Böyle yaratıcılık gerektiren işlerde de bir türlü kendimi ona veremiyorum.

Mesela deadline'ı geçen Pazartesi olan iş için şimdi oturdum yazmaya,

Ama onun yerine kız blogları okuyor, "Fatmagül'ü izlesem" girişimlerinde bulunuyorum.

30 yaşındayım şu uğraştığım işlere bak!

Ne 30'u, şaka şaka, 25 daha.

Öfff 25.

Şuraya bir fotoğraf koyayım istedim,

En son bir dostumun müthiş 5taşını ve tektaşını yan yana taktığım elimi çektiğim fotoğraf dışında doğru dürüst bir şey bulamadım.

Love,
Richard

16 Eylül 2011 Cuma

Yalın'ı unutmak istemem. Yalın bir gün burayı okursa, "Beni unutmuş.." desin istemem.

Ki Sen, Bir tek sen eksiksin... Yalın, seni en çok bu şarkılarla seviyoruz. Kuruçeşme Arena'da konser vermeden evvel sen, biz Aşk Kafe'de içelim de içelim, Boğaz gri olsun, biz sana hazırlanalım istiyoruz. Demlenelim.

Şimdi de, "Anlat Güzel mi Oralar.."


Ben Efes değil de, Bomonti seviyorum artık.

Bomonti içtiniz mi hiç?!
Öncelikle Sezen Aksu'nun Unuttun mu beni'si müthiş! Tek geçerim. Sezen Aksu'yu hiiiiiç sevmem, ama bu şarkı için türlü suçlar işlerim. Bu bir!

2.'si, Ajda Pekkan'ın Yakar Geçerim'i nasıl beni benden alıyorsaaa,

Tarkan'ın Öp'üyle günüm güzel geçer!

Teşekkür ederim!

14 Eylül 2011 Çarşamba

BİR ŞİİR


Ofisten farklı saatlerde çıkıp, farklı çıkış kapılarını kullandık.
Yol boyunca ağzımızı bıçaklara bile açtırmamaya yemin etmiştik adeta!..
Bomonti'lerden alınan ilk yudumlarla rahatladı bünyeler...
Kazan'da konuşulanlar, Kazan'da kalmalıydı.

13 Eylül 2011 Salı

YALANCI BAHAR VE ZİYAGİL YALISI'NIN KALBİMDEKİ YERİ

Dostum E. ile bir süredir askıya aldığımız bir hafta sonu aktivitemiz var ne zamandır. Baltalimanı'na taksiyle iniyor, oradan Yeniköy istikametinde yaldır yaldır yürüyoruz. Sağdan soldan yalıları kesiyoruz, sonra kimilerine hayaller uyduruyoruz. Mesela şeker pembesi bir devasa köşkü gördüğümde ben, "..kocamın ailesine ait bir yalıymış orası.." hayal bulutuna giriyorum. Kayınvalidem, "Gel kızım bir el atıver bu köşkün dekorasyonuna" diyormuş. Ben de, anneciğim ne dersiniz? Bu yalıyı şeker pembesinden, bembeyaza devşirelim mi? diyormuşum. O da, "Aman Yarabbim! Ben 40 yıl düşünsem bunu akıl edemezdim. Nasıl da sadelikten büyük şıklıklar yaratan bir kadınsın canım gelinim benim!" diyormuş ve "Mersinli kızların böyle zevkli olduğunu söylerlerdi de inanmazdım." diye de ekliyormuş.

Bu yürüyüşlerin başında benim yegâne hedefim, en sevdiğim dizi karakteri & holding patronu olan Adnan Ziyagil'in yalısına yetişmek, oradan dönmek. Nitekim biz Tarabya Oteli'ni geçer geçmez kesiliyoruz. Sonra dönüşte Etiler'de mantı yiyip evde şarap içiyoruz. Dolayısıyla bu yaya hâlimle Ziyagil Yalısı'nın kapısını çalmak bize kısmet olmadı. Geçen sene Balıkçı Kahraman'a giderken araçla önünden geçtik; bir de ne görelim, o güzelim yalı sararmış, panjurları grileşmiş... İçindekiler de yalı da çok çekmiş, belli.


Sonra Temmuz ayında yine bir kez daha önünden araçla geçerken, yalıdaki değişim gözümden kaçmadı. Panjurlar yeşile boyanmış, yalı toptan bir bakıma girmiş. Hoşuma gitti. Ancak ne yazık ki bu gelişmenin ne türlü şeytanlıklara gebe olduğunu fark edemedim.

Geçen hafta dizi sezonunun açılmasıyla büyük bir sevinç yaşadım ve yeniden herrr şeyi izlemeye başladım. Çok mutluydum. Eve bilmem kaçta yorgun argın geldiğim umrumda değildi. O dizileri izlemeliydim!!!! Yaprak Dökümü'ndeki hatır hutur tonlamalarıyla dimağlarda yer etmiş Fahriye Evcen'le, tatlım Cansel Elçin'in dizisi: YALANCI BAHAR! Ev de tam Aşk-ı Memnu yalısı işte! O yeşil panjurların sebebi belli oldu!

 Arka planda muhtemelen Tesla yine bi işler çeviriyor?

İşte, zenginliğin sakil durduğu dizilerde bir mutsuz oluyorum ki sorma! Evin zengin hanımefendisinin saramış dişlerinden mi bahsedeyim, Fahriye Evcen'in 2000'ler başında bir dönem moda olmuş zincir saplı, ince uzun çantasından mı?!

Hadi kostümler bir basiretsizlik anında seçildi diyelim, Fahriye'nin 3 damacana saç spreyiyle sabitlenmiş katır kutur buklelerini ne yapmalı?! Sen bir Bihter değilsin Fahriye ve oyuncuyu olgun göstermek için saçlarını maşalamak çok eski bir Türk inanışı olarak kalmalı. Ki ben Fahriye Evcen'i ÇOK beğenirim. Bence müthiş bir güzelliği var; ama bu güzellik Avrupai bir güzellik değil. Dolayısıyla bu kadına öyle '90'lar stayla elbiseler giydirir, kaşını gözünü ayrı boyarsan; böyle Azerbaycan Televizyası sunucularına döner.

Ortada gezinen bir sevimsiz mi sevimsiz bir çocuk var ki; 2 esmer insandan doğan sapsarı bebelere hep önyargılı yaklaşmışımdır ezelden. Zaten çocuk, ne zaman ki, "Ben çocuk değilim! BEŞ YAŞINDAYIM!!!!" deyiverdi o titrek sesiyle, benim kafada birçok devre aynı anda attı. Pofff!

Dizinin en sevimli karakteri, inanır mısınız, Merve Sevi! Hem bukle Fahriye'den, hem de itici kocasından çok daha sevimli duruyor. Bu bir. Bir deeee, Cansel'le, Fahriye'nin sempatik kocası arasında geçen "Oxford'lu musunuz? Aaa! Ben de Oxford'luyum!" muhabbeti var ki; otur bileklerini kes.

İşin acayip yanı, nasıl bazı kıro kadın bloglarından doyasıya zevk duyuyorsam; bu tür, zenginliği uçsuz bucaksız bi' kitsch bulutuyla harmanlayan dizilerden de acayip zevk alıyorum. Yani bence, hepimiz bu diziyi izlemeli, sonra ertesi gün arkadaşlarımızla dedikodusunu yapmalıyız. Ciddiyim.

4 Eylül 2011 Pazar

SERTAB ERENER VE KANKALARI HAKKINDAKİ MÜHİM DÜŞÜNCELERİM


Sertab Erener'le ilgili ciddi sıkıntılarım var. Ne zaman başladı, bu sıkıntılarımı tetikleyen birtakım etkenler nelerdi, tam hatırlayamıyorum. Ama ciddi bir şekilde Sertab Erener'le bir uyum sorunu yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Öncelikle bu, Demir Demirkan'la yaşadığı olağanüstü müthiş yaşantıyı pompalamasından kaynaklanabilir düşüncesindeyim. Geçen sene Ayşe Arman'a verdiği röportajda sabahları çin çayı içip sevgilisi Demir Demirkan'la felsefi sohbetler yaptığını anlattığından beri, "felsefi sohbet" nedir merak etmekteyim. Bu bir... İkincisi ise, Sezen Aksu gibi, Sertab Erener'in de yavaştan bir "tabu" hâline getirilmesi, herhangi bir devlet konservatuarına gittiğinizde 500 benzerini duyabileceğiniz "ses"inin yere göğe sığdırılamaması. Bu, "Sertab ve eşsiz sesi!" dönümü ne zaman gerçekleşti hatırlamakta zorluk çekiyorum. Makber'i, muhtemelen abisinin CD dolabında bulduğu Buddha Bar albümünü kendine fon müziği yaparak söylediği dönemler olabilir. Tam hatırlamıyorum.

Ay bir de, herrr seferinde Demir Demirkan'la niçin hâlâ evlenmediklerinin sebebini "Devlet niçin bizim ilişkimizi onaylasın canım?" cümlesiyle açıklaması. Başşşşşştan aşağı klişe! Sanırım benim problemim şununla, farklı bir şey yaptığını düşünen insanların bu farklılıklarının defalarca altını çizmesi ve kendilerince farklı buldukları özelliklerinin birbirinden itici klişelere dönüşmesi. Tam anlatabildim mi bilmiyorum.

Örneğin,
"Evlenmeyi düşünmüyoruz. Biz zaten birbirimizi seviyoruz. Devlet niçin bizim evliliğimizi onaylasın yahu?" cümlesi, ilk kim tarafından söylendiyse, şüphesiz ki hayli cool bir açıklamaydı. Ve fakat, artık değil. Artık boş, şişirilmiş, klişelenmiş. Böyle bu.

Bilmem farkında mısınız, ben mesela, dünyanın en boş beleş insanı olduğum için bir süredir farkındayım: Sertab Erener ve arkadaş grubu gittikçe birbirine benzemeye başladı!

Sertab Erener, Demir Demirkan, Elif Şafak ve eşi, Sinan Çetin, Serdar Erener ve sevimli zevcesi Nil Karaibrahimgil. Bunlar ciddi ciddi birlikte takılıyorlar (bu arada bunu varsayımlara değil, röportajlara dayandırarak söylüyorum) ve birbirlerinden müthiş etkileniyorlar bence.

Sanırım hepsini Elif Şafak bozdu. Zira onun da söyleşilerde birbirinin aynı sorulara verdiği birbirinin aynı cevaplarda klişeleşmiş farklılığın o çürük kokusunu alıyorum!

10 günlük bayram tatilimi bunun gibi tespitlerle doldurdum.

3 Eylül 2011 Cumartesi

ANKARA


Tam 1 haftadır Ankara'dayım ve nasıl bastı anlatamam.

Hani Sex And The City'nin son sezonunda Carrie ve Rus sanatçı sevgilisi hoş bir ev partisine giderler. Orada Carrie'nin eski bir arkadaşı olan fazlaca "neşeli" bir kadınla karşılaşırlar. Neden sonra ev sahibesi bu "neşeli" kadının sigara içmesine izin vermeyince kadın, "O kadar sıkıldım ki ölebilirim!" der ve cidden, 70. katın penceresinden düşer! Ve ölür...

Bizim ev de hayli yüksekçe bir binanın, yüksekçe bir katında. Yani!

Sadece bir gececik, bir gececik, biri arasa, "Haydi gel şekerim. Bestekar'a inip, eski günleri yâd edelim!" dese, ben parfümümü sürüp atsam kendimi sokağa, rahatlayacağım. Ertesi gün taptaze hayatıma devam edeceğim. Ama yok...

Hayatım boyunca da ennn uyuz olduğum insan tiplemesi, "Ankara çok sıkıcı!"cılar oldu. Benim, şu an, o kadar arkadaşım yok ki Ankara'da, sıkılmak için gerekli ortamı yakalayamıyorum bile!

İstanbul'a vardığım an saçlarıma fön çektirip kendimi Kanyon'a atacağım.

Teşekkür-leeeer!

22 Ağustos 2011 Pazartesi

En büyük trajedimiz, uçak bileti + otel karşılığında "Paris senin, Milano benim bloggerları"ndan olamamamız...

Neyse bir gün böyle bir teklif gelirse bunu silerim.


ELLER

3 haftadır manyaklar gibi yürüyüş yaptığım bir parkur var, Etiler Sanatçılar Parkı içerisinde yer alıyor. Cumartesi dahil her gün orada koşan 60 yaşlarında Çinli bir adam var mesela. Ben tempolu yürüyüşümü yaparken, o, beni kesiyor ve arkamdan "Dombiliye bak ya! Yürrrüüüü!" diyormuş gibi hissediyorum. Neyse... Adama öyle alışmışım ki; bu hafta göremeyince meraklara gark oldum. Umarım memleketine kesin dönüş filan yapmamıştır.

Parkın adı Sanatçılar Parkı ya hani, girişe birtakım sanatçıların el izlerinden oluşan bir enstalasyon yapmışlar. Çok yaratıcı! Tabii burası Los Angeles olmadığı için izlerin bulunduğu plakalardan bazıları ÇALINMIŞ! Dikkatimi en çok Orhan Gencebay'ın eli çekti.

Orhan Babam benim yaaa! Her bir parmak izi resmen gömülmüş metalin içine... El tam bir, nasıl desem, EMMİ ELİ! Orhan Gencebay metale bambaşka bir boyut katmış. Maşallah.

Aha bi'de şuna bakın,
Fazıl Say.

Ne yaptı, sıkıldı mı elini bastırırken, tiksindi mi, anlamadım ki..

16 Ağustos 2011 Salı

Bi' kere o, teskere değil; "tezkere"ymiş.

Teskere; sedye filan anlamına geliyormuş. Kankam TDK öyle dedi.

Şu aralar en çok duyduğum "tezkere" ise, tahmin ettiğiniz üzere, gidenin ardından bir kap su dökmek gibi bir şey.

Su dökmek demişken, Sin.em Koba.l'ın, Ar.da T.uran'ın arkasından su döküşü kadar komik bir şey yoktur belki de şu hayatta! Aşağı bile inmeden, pencereden aşağı. Tövbe Yarabbim!

Gerginim. Yorgunum. Günlerdir mantıklı saatlerde uyuyamıyorum. Yatamıyorum değil, yatsam uyuyamıyorum.

Boynum acıyor, sanki iğneler batıyor.

Bugün bir bitse, çıkışta misss gibi Boğaz kıyısı, balık, günah dolu mezeler.

14 Ağustos 2011 Pazar

KADIN

Yerinden kalkamamak korkunç bir his.. Artık pislikten çığrından çıkmış evi temizlemek için yerinden kalkmak zorunda olmaksa daha korkunç. Ev ne oluyor, nasıl oluyor anlamıyorum; ÇOK TOZLANIYOR! Aslında doğru, mesela duvarlar ve tavan deli gibi toz topluyordur; ancak hiç oralar silinmiyor. Duvar nasıl silinir, onu bile bilmiyorum.

Ev arkadaşım, ev arkadaşım, KADIN ALALIM MI?!

Bu evlere gelen temizliğe gelen kadınlardan da KADIN diye bahsedilmesi çok enteresan.. KADINIM gelecek.

Neyse... Bir de halı meselesi var. Aranızda birinin Rainbow Halı Yıkama makinesi filan varsa, bana ödünç verse. Ama ödünç verse derken, bildiğin içinizden biri, bir sabah ansızın kapımı çalsa ve "Al bakalım, bu halı yıkama makinesi!" dese.

Evde de manyakçasına İran halılarım olduğundan değil de, odamda bir tane var ve toz topladığından şüpheleniyorum.

Hayır, Kosla Halı Şampuanı ne yazık ki işe yaramıyor. Birkaç kez denedim. Güya köpüğü halıya yayıyorsun, sonra makineyle topluyorsun. Saçççma! Belki de arapsabunu filan denemek gerekir... Hemen her milliyet muhabbetinde de Arapları hijyen konusunda yerden yere vurup, sonra en bi güzel temizlik ürününe onların adını vermek bir tuhaf.

Şimdi tamamen sıkıntıdan, biraz da temizliği geciktirmek adına, Google'a cleaning lady yazıp arattım. Amerika'da temizlik yapan bir kadın kendisine web sitesi kurmuş. Nasıl temizlik yaptığını detaylarıyla anlatıyor. Ayrıca benim en hassaslaştığım nokta olan, "kapı üstleri"ni de eklemeyi unutmamış. Keşke burada olsan Marli. Gerçi böyle kendine websitesi kurabilecek, işverenlerinin referanslarını koyabilecek cinlikte bir insan olduğuna göre; kesin bize yüksek fiyatlar verirdin. Neyse. KADIN'ın bilinçlisi... Gerçi bize son gelen KADIN'ın tişörtünde "HALKIN HAKLARI VAR!" yazıyordu ve ev arkadaşıma "köylerine kurulacak olan termin santral"den bahsetmişti. Filan.

Kalkayım artık yerimden. Evet.

7 Ağustos 2011 Pazar

BU ARALAR...

İstanbul'daki ikinci senemdeyim ve ilk kez bu kadar çok çalışıyorum.

Hep, "kafamı çalıştırabileceğim, kendimi yorabileceğim, kendimden bir şeyler katabileceğim bir işim olsun" muhabbeti yaptım 2 senedir herrr içki masasında; TAM OLARAK BUNLARI YAŞIYORUM. 2 senedir önüme çıkan başka fırsatları kabul etmediğim için, üstüne atladıklarımdan ise bazıları gerçekleşmediği için çok mutluyum. (Tık tık!)

Bana güvenen, kendine güvenen, saygılı, hayli seviyeli TAM BANA GÖRE! bir patronum var, kendimi şanslı hissediyorum.

Vakit buldukça, buraya yazıyorum. Evet, O benim. Bir de çok güzel bi' menajerim var.

Dev hamamböcekleri geri döndü. Tir tir titriyorum.

Annemin hediyesi kar tanesi kolyem kayıp, canla başla arıyorum. ("Kar tanesi kolye çok ayağa düştü yaaeee!" dediğim güne lanet olsun!)

İnşallah her süpperella olacak.

İnşallah.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

SARILSAM ÜŞÜR MÜSÜNÜZ . . .


1 hafta önceki Cuma gecesi, berbat saatler geçirdim. Sabaha kadar kustum. Sabah kendimi en yakın hastaneye attım. Attım diyorum, zira evim bir yokuşun tepesinde, hastane de o yokuşun dibinde olsa; bildiğin yuvarlanabilirdim. Hastaneye. Döne döne...

Neyse 2 şişe serum verdiler, ofiste de bir yığın iş var, serumlar bitsin işe gideceğim yani. Lakin eve geldiğimde kaslarım liflerine ayrılıyordu. Yatmışım. Bu arada, hastaneye ona haber vermeden gittiğim için hayli sinirlenen ev arkadaşım bana ceza olarak "prenses yatağı" hazırlamış. Prenses yatağı'nın bir diğer adı da "İpek Ongun yatağı"dır. Kendisi sehpanın üzerine sürahi, kâsede grisiniler, birtakım dergiler, laptop, su bardağı ve trilyonlarca ilaç koymuş. Bu arada bardağın içine toz kaçmasın diye peçete filan kapatmış. Benim ancak 40 yıl düşünsem aklıma gelebilecek ince ayrıntılar. "Ay ne gerek vardı? Zahmet..." filan diye düşündüm; ama resmen o İpek Ongun sehpası sayesinde gün boyu yataktan kalkmadım. Uyu uyan, ilaç iç, su iç, ilaç al, uyu...

Ev arkadaşımın cezaları bununla da bitmiyordu. Akşam doğru dürüst yemem karşılığında bana Elif Şafak'ın İskender'ini getirmişti. O ara başlayamadım tabii... Ne zaman ki geçtiğimiz hafta Mersin yolculuğum için kendimi havaalanında buldum, başlayıverdim İskender'e. Demem o ki; İskender 28 saatte bitti.

Mersin'de böyleydim işte... Lise & üniversite yıllarımdaki gibi. Elimde kitapla klimatize ortamda kendimi bir o koltuğa, bir bu koltuğa attım durdum. Sıkılınca çengel bulmaca çözdüm. Biraz daha okudum. Uyumadan evvel hayallare daldım.

Ailemin yanından ayrılıp İstanbul yoluna çıkacağım zaman kendimi genelde çok kötü hissediyorum. Kafamda, "Ne yapıyorum ben?" soruları, "Niye ailemden uzaktayım?" soruları, "İstanbul'un taksicileri çok kötü!" kaygıları... Hırçınlaşıyorum, sinirleniyorum, üzülüyorum.

Derken eve geliyorum, bir yerleşiyorum... Benim yatağım, benim aynam, kendi düzenim... Çok acayip. Sonra 1-2 arkadaşımı görüyorum. Kendime geliyorum. Rahatlıyorum. İstanbul, arkadaşlarla güzel.

Nitekim duşumu alıp kendime gelince, ev de püfür püfür esince, akşam Arnavutköy'de mis gibi balık yerken... Mutlu oldum. Birileri askere gidiyor. İlk kez bu hafta sonu kafama dank etti. İçim kavuruluyor.

Her şey çok güzel olacak.

26 Temmuz 2011 Salı

BEN HARIS ALEXIOU İZLEDİM, ÇOK GÜZELDİ


Çocuk odalarımızın ve de banyolarımızın bitişik olduğu yan komşumuz, aylardır her sabah ben banyoda güne hazırlanırken, öğürtüleriyle günümü şenlendiriyordu. Ki gerçekten o öğürtü sesine, kusma efektine dayanamam; oracıkta ben de kusarım. Ne zaman ki bir gün, "Morning sickness olsa çocuk bugün ilkokula başlardı lan. Neler oluyor?!?!" hezeyanıma, U., "Öyle deme belki bir hastalığı vardır, kemoterapi filan görüyordur." cevabını yapıştırarak ben hayvanını bir nebze de olsun utandırmayı başardı; kadının da öğürtüleri kesildi.

Bir gün yemek yaparken tuzumuz bitmişti ve kendisinin kapısını çalarak biraz tuz rica ettim. Güleryüzlü olmasına rağmen kapının ardında paspal ev kıyafetini saklamaya çalışır gibiydi. Sağ olsun uzattığım çay tabağını tepeleme tuzla doldurmuştu. Bir süre onun verdiği tuzu kullandık. Sonra zengin olduğumuz için Dr. Mehmet Öz'ün önerisi olan deniz tuzuna geçtik. Neyse... İşte kadın hamile filan gibi görünmüyordu. Sadece biraz dostcanlısı olmaktan uzaktı. Lüks ve şaşaa dolu dostlukların merkezi Acarkent'te OLACAK İŞ DEĞİL!

Az önce banyoda günlük lenslerimi klozete atar, makyajımı çıkarırken yan banyodan bir bebek sesi duydum. Bu arada İstanbul'un bende yarattığı kafa karışıklığı no1: inleyen bir kedi mi yoksa huysuz bir çocuk mu bazen karıştırabiliyorum. Ama eminim ki yan banyodan gelen bir bebek sesiydi. Kadın hasta olmadığı, sadece sabah bulantıları biraz fazla uzun sürmüş bir anne olduğu için sevindim. Belki bi' çeyrek alır, kapısını çalarım. Bugün itibariyle çeyrek altın olmuş 150TL! O dakikadan itibaren muhtemelen kankası olurum, arada bir çocuğuyla ilgilenmemi filan ister. Ay ne şeker!

25 Temmuz 2011 Pazartesi

PERRR


Sıcakla ilgili ciddi problemlerim var. Temmuz ayında havanın "genelde" sıcak olduğunu bildiğim hâlde, sanki bir şey değişecekmiş gibi, havanın ne kadar sıcak olduğundan saatlerce bahsedebilirim. Cumartesi akşamı, bu arada benim üşütmelerden üşütme beğenip güne serumla başladığım günün ertesinde, ofisten birinin düğününe gittik. Bu arada ben gün boyu 3 kez duş alıp, yaklaşık 3 kez saçımı yaptırmaktan vazgeçtim. Kuyucumcuya yürümemek için altın takmanın çok da gerekli olmadığına kendimi inandırmaya çalıştım, filan.

Nitekim o saçı da yaptırdım, o altını da aldım arkadaşım. Gece sonunda kararım kesindi: mutlaka ve mutlaka kış aylarında evlenilecek! İsteyen tuvaletinin üstüne kürk giyip gelecek!

Ha bu arada, bir Roma'da, bir Paris'te, yok efendim bir New York'ta evlensem rahat ederim. Kocam kalpağını takar, ben artık Romanov gelinleri kafalarına ne giyiyorlarsa ondan bulmaya çalışırım. Olaylar gelişir...

20 Temmuz 2011 Çarşamba

ROCK'N COKE 2011


Madem elimizde davetiye var, niçin Rock'nCoke deneyimi yaşamıyoruz dedik. Evet. Beni bilen iyi biliyor, playlistinin tamamına hakim olmadığım sanatçılardan hazzetmem. Bu tür konser ortamlarından hoşlanmam. 3 şarkısını biliyor diye de konser konser dolaşan insanları anlamam. Neyse. Ama bir Moby'yi, bir Travis'i bir daha ne zaman görecektik yahu?!

Bi' kere ben, Hezarfen denilen köyün böylesi uzak olduğunu bilsem, bi' kere en baştan atlamazdım teklife. Olacak iş değil! Bitmeyen, karanlık yollar!........

İçeri girdiğim an, köylü rockçılar çevremi sarmıştı... Festivalde yere yatmanın mantığını anlıyorum; ama 4 bir yanın sarhoş ve ayakta duran insanlarla çevriliyken, ortam bu denli karanlıkken yere yatmanın mantığını anlayamıyorum. Arkada bin hektar sakin alan var, yatacaksan oraya yat. Rezalet diz boyu. Hayır, ezeceğim kafanı, kötü kadın ben olacağım sonra. Neyse.

Malum ben Travis'in konserinin başında dahil oldum ortama, Moby'nin bitmesine 2 şarkı kala çıktım. Dolayısıyla seyyar tuvaletlerle işim olmadı. O tuvaletlere muhtaç kalmak da istemem. Zaten bence o tuvaletleri kullanmakla, bulunduğun yerde kimselere çaktırmadan bırakmak arasında pek bir fark yok. Çok üstüne gelirlerse, "Ay bira dökmüşler üstüme yaaaaaaaağ!" deyip kıvırırsın. En nihayetinde herkes kokuyor. Açık havada kesif bir ter kokusu, aradan bir 20 dk geçtikten sonra doygun bir ayak kokusu duydum. Tüm gün çıplak gezdiği hâlde kokmak diye bir şey varmış.

Sene 2011, hâlâ sahneye çıkan ecnebi şarkıcı bize kendi dilimizde teşekkür ediyor diye sevinçten çıldırabiliyoruz.

Sevgiler,

18 Temmuz 2011 Pazartesi

POYRAZKÖY MÜÜÜ?


Fakülteden dostlarımla "madem tatile gidemiyoruz, en iyisi yakınlarda bir yere gidelim de havamız değişsin" aktiviteleri kapsamında Pazar günü öğleden önce kendimizi şirin ilçemiz Poyrazköy'de bulduk. Bu kararımızda hayli etkili olan EkşiSözlük yorumları bizleri umutlara gark etmişti. Tövbe Allahım tövbe. Rotterdam'dan sonra bulunduğum en çirkin mekânlar listesine en üst sıradan giriş yapabilir, POYRAZKÖY. Yani hatta bu hafta sonunu Tokat'ta filan geçirsem daha çok keyif alabilirdim.

Hava sıcak, yüzme odaklı gelmemişiz, hayallerimizde büyük ulu ağaçların altında pineklemek var. Tam da buna benzer bir yer bulduk. Çevremizde emmiler, teyzeler... Okey oynayalım dedik; ancak kahvecinin tavrı negatifti. Dışarıda okey oynayamazmışız, ama istersek kahvenin içinde çılgın atabilirmişiz. Hava 50 derece filan, karanlık & havasız & şark köşesinden hâllice bir odada okey oynamamız bekleniyor.

Dedik azıcık aşağılara inelim, neler var neler yok... Tarihi Çınaraltı Kahvesi diye bir yer bulduk. Tarihi Çınaraltı Kahvesi denildiğinde aklınıza büyük ulu bir çınarın gölgesine dizilmiş tahta sandalyeler, tatlı bir rüzgar, bakır kaplarda buz gibi ayran konsepti gelmesin... (Ha benim gelmişti, ondan söylüyorum.) Derme çatma bir büfenin önüne dizilmiş, tozdan grileşmiş beyaz plastik sandalyeler, kirli masalar, suratsız çalışanların avuçlayarak önünüze koyduğu pipetler... "Okey var mı?" Var; ama sadece şu gösterdiğimiz tentenin altında oynayabilirsiniz. Poyrazköy'ün geçmişinde OKEY'le ilgili birtakım kirli anılar mı mevcut? Google, "Poyrazköy okey yasa/k/ğı" aramaları merakımıza çare olmadı.

Serde mangal aşkı var... Diyoruz ki güzelce bir kendin pişir kendin ye bulduk mu havamız değişir, pirzolanın kömüre damlayan yağı bizi kendimize getirir. Daha evvelden de internetten burada kameeriyeler olduğunu, burada kendimiz pişirip güzzeeelce yiyeceğimizi okumuşuz... Tabii ki herkesin "kameriye" anlayışı farklı...

Lakin, "kameriye" adı altında da, toprağa dikilmiş 4 adet sopa görünce bu çirkin beldeyi terk etmek farz oldu. Güneşin altında, evden getirdiğimiz dev çarşafları o 4 sopanın üzerine örtüp kendimizce bir gölge alan yaratmamız; altında da doyasıya pişirip yememiz bekleniyordu. Arkamıza bakmadan kaçtık.

* * *

Ben arabada uyumuşum, gözümü açtığımda Polonezköy'deydim. Denizden uzaklaştığımız için midir, öğle güneşi azıcık uzaklaştığından mı yoksa ortamın daha yeşil olmasından mı bilinmez; hava sıcaklığı birkaç derece düşmüştü sanki... Veya açlıktan kanımız çekilmişti, birtakım konforlarımız geri planda kalmıştı. Her neyse...

Daha fazla uzatmayacağım. Obora Et Mangal'da, Çağrı pişirdi, biz yedik. Buz gibi biralar elimizde, kâh hamaklara uzandık, kâh ülkeyi kurtardık... Uzun zamandır ilk kez bu kadar güzeldik. Kilo kilo köfte, mis kanat. Bir ara Polonyalı folklorik kişilikler bahçemizi şenlendirdi türkülerle. Evladım Çağrı'nın Polonyalı kızlarla muhabbet çabası köfteleri tehlikeye attı.

Bir kez daha gitsem oraya, yanımda bir adet cezve, 5 fincan ve Türk kahvesi götürürdüm. Patron Polonyalıymış, mekânda Türk kahvesi yokmuş zira. Ha bir de, "Cezvelerin altı kararıyor." dedi garson. Patron Polonyalı; ama hassasiyet hard core Türk. Belli.

Dönüş yolu... Barış, "Hadi Rock'nCoke'a gidelim. Moby'ye yetişiriz." dedi.

İşte sevgili dostlar, İstanbul'un iki alakasız ucunda bir Pazar günü, böyle geçti...

RocknCoke'taki köylü rockçılardan başka sefere bahsederim...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

AHH JÜLYET, NEDEN BU KADAR GÜZELSİN HÂLÂ...


Çok acayip.

Eat Pray Love izledim, daha sonuna gelmedim. Hatta Javier Bardem olaya dahil olmadı.

Paran pulun varken atlayıp birtakım ülkelerde benliğinin peşine düşmek ne kolay!..

Yoksa ben de çıkar gezerim. Kâh doyamadığım Roma'da, kâh tadamadığım Milano'da, biraz da anavatanım Paris'te... Düşerim abi benliğimin peşine. Yemek yerim, yeni ve güzel insanlarla tanışırım. Herkesle, her şeyle yeniden tanışırım yani. Züppe durmasın diye de görece biraz eski bir evde kalırım. Onu da "bohem" diye kakalarız.

Elinde Amerikan pasaportun var, kitaplar & oyunlar yaratan bir yazarsın ve Roma'ya 40'ından sonra gidiyorsan; sende ciddi bir problem var zaten.

Tabii ben bunları filmin karşısında 1 paket çekirdek çitlerken düşünüyorum.

Sevgiler

8 Temmuz 2011 Cuma

Öğle arasında Kankam T. bana "En son hangi kitabı okudun?" diye sordu. Hatırlayamadım. Resmen tam 2 aydır elime kitap almamıştım. Kitapları elime, Kanyon D&R'da, Akmerkez Remzi'de, klimalı mağazalarda alıyorum. Ve inanır mısınız? Evdekileri bitirmeden bu klimalı ortamlarda elime aldığım kitapları satın da alıyorum! Ama işte alışveriş merkezinden çıkınca, gün boyu güneş yemiş, havasız kalmış ve toz kokmuş eve girince tüm şevkim kırılıyor.

Dolayısıyla Ak Parti yazın kitap okumayı yasaklasın istiyorum. Ben okuyamıyorsam kimse okumasın... Sonra vicdan azabı çeken ben oluyorum.

Dergi mergi aldım eve. Bir adet NTV Tarih, bir adet KIRMIZI. Ay başından bu yana yemek masasında bardak altlığı olarak kullanılıyorlar... Belki bu akşam belki ev arkadaşımın Vogue'unu karıştırırım. Dolabımdaki birbirinden pahalı parçaları kombinlemeyi filan öğrenirim...

Yaz mevsimi niye var ya?! Tanrı aşkına söyleyin bana niye var? Nedir bu işkencenin temeli?
Yaz gelince yüzümde lekeler çıkıyor, ellerim şişiyor, saçlarım fön tutmuyor.

Müdürüm geliyo öptüm bays!

6 Temmuz 2011 Çarşamba

ET PUIS...

Sanırım şu an çevremde popüler kültürün altını üstüne getirebileceğim öyle çok insan var ki; buraya dedikodu yapmak pek işime gelmiyor. Kendi hâlimde başlı başına bir Twitter gibiyim. Aklıma ne gelirse söylüyor, paylaşıyor, geribildirimleri topluyorum... filan.

Ali Taran & Ayşe Özyılmazel birlikteliği... Dostum bu dedikodu sanırım bana 1 sene filan yeter HA?! Perşembe Cuma sadece bunu konuştum. Müdürümle toplantıya gidiyorduk, iki arada bir derede iş konuşmalarını bırakıp, "Eee?! Düğün hakkında ne düşünüyosun?" diyerek kendimi mahalle teyzesine bağladım. Gerek Twitter'dan, gerek medya sitelerinden herrr ayrıntıyı takip ettim. İçeri ajanlar gönderdim.

Hafta sonu 36 saatliğine Ankara'daydım. 36 saatin ilk 4 saatini ailece, kalanını ailece fakat annemsiz geçirdik. Babam, ben, kardeşim. Annem gidince evi tuhaf bir boşluk kapladı. Ev, evlikten çıktı. Anladım ki, anneme bir şey olursa dizi biter. Ciddiyim. Bu gerçek, bu hafta sonu benim kafama düştü.

Çok güzel günler de gelecek.

Gelecek inşallah.

17 Haziran 2011 Cuma

ŞAT

Zaman zaman, Google'dan korkuyorum, evet.

Küçükken izlediğiniz tuhaf yabancı filmleri hatırlar mısınız? Show'un, Star'ın gündüz kuşağında bile verdiği, tekrar tekrar izleyip de bıkmadığınız filmleri...

Neyse, ne zamandır film geliyor aklıma... Diyorum, bu filmi ben, Babaannem'in Yaylası'nda izlemiştim bir yaz, hatta sonra, evde bile izlemiştim. Bir çocuk vardı, otelde kalıyordu. Bir sürü fare vardı ortalıkta, niyeyse sevimliydi fareler, vs...

"Hotel kid mice movie", yazdım. Çıktı. The Witches imiş... Üstelik The Witches, bir Roald Dahl eserinin beyazperde uyarlamasıymış. Ne güzel. Fragmanı ŞURADA.

Bir tane daha: bir çocuk, hasta mıydı neydi... Belki de sadece saçı yoktu. Keldi işte. Bir formül keşfediyorlar, formül saçın deli gibi uzamasına neden oluyor. Çocuk kafasına sürüyor, bir bakıyor saç beline kadar gelmiş. Bir de Çinli arkadaşı var; bizimki Çinli'ye, "Sen nereye sürdün ki? Saçın zaten var?" diyor. Çinli de, "Anlarsın ya? ;)" tarzı bir ifade yapıyor. Acayipti. Google sağ olsun, "kid hair finds formula movie" dedim, ÇIKTI! Filmin adı The Peanut Butter Solution imiş.. Çocuk da hastalıktan değil, korkudan dökmüş saçları. Bunu küçükken izlediğimde dehşete düştüğümü hatırlıyorum. Şimdi fragmanı izleyince, film bildiğin komediymiş yahu?!

Sonra, bir çocuk vardı yine. Show'da izlemiştim bunu, eminim. Kelebekler vardı konuşan. Peri gibi kelebekler. Bir tanesi çok güzeldi. Çocuk bunu kötü kelebek koleksiyoncusundan korumaya çalışıyordu vs. Bulamadım.

Hayli saçma şeylerle doldurmuşum kafamı küçükken, onu anladım.
Ama bunları yaparken çok keyif alıyordum yahu?!