24 Aralık 2012 Pazartesi

1 haftadır şunu düşünüyorum. İnsan ne zaman kötü olur? Ne zaman kötü kalpli bir insan oluruz? Hani kimse kendisi için, "Ben kötü biriyim." demez de, "Ya ben galiba düşündüğüm kadar iyi kalpli bir insan da değilmişim." dediğinde, nasıl bir değişim içine gireriz? Mesela o noktadan sonra, aynı şeyi tekrar edersek, bu bizim kötü kalpliliğimizi perçinler mi? Veya zerre pişman bile değilsek, o yaptığımız şeyden? Çok gizemli anlattım, ama olay o kadar da komplike değil aslında. (Yalan söylüyor komserim. Çok komplike!)

Birtakım bokları yedikten sonra da içine girilen o pişmanlık girdabını samimi bulmuyorum. Aslında... Dolayısıyla birtakım pişmanlık duymayışlarımı justify ediyorum. Tamam mı? Tamam.

Ben galiba hiç olmadığım, olduğumu bile düşünmediğim birine dönüştüm. Ama bunun için de şeytanın kanıma girmesi gerekiyormuş. Girdi. Yani biliyorum ki, Keanu Reeves olsam, tuvalette elimi yüzümü yıkadıktan sonra mahkeme salonuna geri dönsem, yine yenileceğim Alpaçino'ya, yine yenileceğim. Alpaçino'ya yenilebiliyor olmak, Alpaçino'nun kanıma girebiliyor olması, beni mutlu etti. Oysaki bir yandan da kalbimi, yemek borumu, midemi bir kıyma makinesinden geçiriyorlar başkan! Bir kere, iki kere geçiriyorlar. Benim de bir noktada yenilmem gerekiyormuş.

Cümlemize hayırlı uğurlu olsun.

13 Aralık 2012 Perşembe

LONDON - YİNE ÇAĞIRDI

Neyse dediler ki Merveciğim sen salı günü Londra'daki şu seminere katıl, bak bakalım neymiş... Salı demek, benim için cumartesi uçağa atlayıp erkenden Londra'da süzülebilmek demek... Dolayısıyla bir cuma akşamı içim pırrrr pır bavul hazırladıktan sonra, cumartesi sabahın köründe bir uçağa atlayıp kendimi 5 günlük bir Londra macerasının içinde buldum.

Londra, beklediğim üzere, soğuktu. Gider gitmez Marks & Spencer'dan edindiğim termal atletlere gezi boyunca dua ettim. Ammavelakin business amacıyla gittiğim 5 günlük gezinin, 3 günlük "pleasure" kısmında çekildiğim fotoğraflarda Michelin maskotu gibiyim, topaç gibiyim babam affedersin.

Son gidişimde, kalbim kırık, içim buruktu. Bu seferse, saniye üzülmeme, durup düşünmeme izin vermeyecekmiş gibi, beğendiğim / sevdiğim ne varsa önüme sermişti Londra... Sıcak şaraplarını, mis gibi biralarını, süslerini, püslerini, şıkır şıkırlığını... Hani sanki, sevdiğimi bildiğinden olacak, bütün sokaklarını, dükkânlarını, department store'larını efendime söyleyeyim vitrinlerini benim için simle bezemişti. Dev bir Merve rüyasında yürür gibiydim. O kadar çok süs püs vs. ellemişim ki, suratım / ellerim hep simli, hep bir pırıltılıydı.

Otele geçmeden evvel 2 gece boyunca beni güzelce ağırlayan eski dostum Deryik ve zarif eşine ise nasıl teşekkürlerimi sunsam az. Onlar olmasa, ben kalacak yer bulurdum belki; ama ne şahane kahvaltı sofralarına uyanırdım, ne Hyde Park'ın içine kurulmuş dev Noel lunaparkında (Winter Wonderland) dev sosisliler yerdim, ne de gaza gelip dünyanın en saçma lunapark oyuncağına binip adrenalinin dibine vururdum... Üstelik bu kadar güzel yılbaşı süsleri de seçemeyebilirdim.

Londra da, sağ olsun tam 6 ay sonra yaptığım bu ziyaretimde beni hiç mahçup etmedi. 5 gün boyunca yağmur değil; sadece ben uyanmadan yağan yağmurun bıraktığı ıslak zeminleri gördüm. Hatta güneş bile gördüm. (Burada yeniden termal atletlere bir saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmiyoruz.)

Hadi biraz da biz susalım, Instagram konuşsun:









28 Kasım 2012 Çarşamba

OFİSBOY


Şirkette sürekli birilerine paket, kargo, zarf, fatura, departmanlar arası evrak (dahili haberleşme zarfları içerisinde) taşıyan bir çocuk var. Pek bi' cool'dur her zaman. Ben de asansörde vs. ne zaman görsem, onun üstüne oynarım. "Bana bir şey yok mu?" Fatura getirir bana, "Bi' kere de güzel bir şey getirin." vs. Dedim ya, o hep cool'dur, jilet gibidir, karizmatik kemik gözlükleri vardır, büyük bir "attitude" ile çalışır. Hep sanki, o evrakı bana verir vermez, Jetmobil'ine atlayıp başka evrakları başka mühim kimselere götürecek gibidir.

Bazen güzel şeyler de taşır. Bir müşterinin / Ajans'ın gönderdiği bir kutu Godiva çikolata, kim bilir kime... Köşeden alınmış bir demet sümbül, kim bilir kime... Minik bir gizemli kutu, bana değil. O kesin.

Ben de inatla sorarım, "O bana mı?" Hayır. der. O ciddiyetle cevapladıkça, ben aynı ciddiyetle sorarım bir sonraki sefere.

Geçen gün, elinde bir kutuyla bulunduğum kata giriyordu, ben de çıkıyordum. Elinde bir kutu. "Size getirdim." dedi, gülerek. İlk kez gülüyordu. Bana gizemli bir kutu gelmesine çok sevinmiş gibiydi. Çocuk da normalde hiç bu tür şakalar yapmayan bir insan olduğundan... İnandım. Kutuyu elime aldım. Üzerinde birtakım yazılar. "Aaa! Süper ya! Ne acaba?" dedim neşeyle. Panik içerisinde elimden aldı kutuyu.

"Ç..çok özür dilerim! B-ben bu kadar heyecanlanacağınızı tahmin etmiyordum. Şaka yapmıştım sadece! Sizin değil bu." dedi.

Çok üzüldü.

Kahkahayı patlatıp üzülmüş gibi yaparak asansöre bindim.
Aşağıdaki kafeden kendime bir latte ısmarladım.


 Bu yakışıklıyı puslu bir Edinburgh günü, haziran ayında açık bir Noel dükkânından almıştım. Kübra'yla beraber. Kübra, yani bir önceki yazıda evlenen arkadaşım. Alırken de, "Ayyy hayatımızda hep ellerinde paketlerle gelen erkekler olsun!" demiştik. (Kezban filtresine takılmadan pürüzsüzce yürüyebiliyorum bazen. Demek ki bu da öyle bir anmış. Neyse.. Sevgiler.) Figürün adını Aleksey koydum.

27 Kasım 2012 Salı

BİR DÜĞÜN GECESİ

Bilmem hangi departmandan son anda beklediğim sunum sebebiyle, cuma akşamı ofisi terk ettiğimde, saat 7 miydi neydi... Bu arada şirketimin paydos saatinin 5 olduğunun da altını çizeyim. Normal şartlar altında çıktığımda, 5.30 itibariyle market alışverişimi tamamlamış, ellerimi ofisin / sokağın / taksinin / marketin kirinden arındırmış, salondaki güzelim berjerimde öylece oturuyor oluyorum.

Bu cuma akşamı da marketten kaptığım birazcık mantı, bir kutu yoğurtla evin içerisine girmemle başladı. Kitap, film, Digiturk 423'te Yunan ezgileri filan derken, uyumuşum. Ertesi gün bir yağmur bir yağmur... Dün çektirdiğim fönüm bu gece beni idare eder. Paraya kıyar, caddeden bir taksiye atlar, Fatih'in yolunu tutarım. Niye Fatih'e gidiyorum? Çünkü üniversiteden arkadaşımın düğünü var. Altın almadım, yol üzerinde taksiciyi bir kuyumcunun önünde durduruveririm ne de olsa!..

Neyse giyindim kuşandım, mekân Fatih, düğün alkolsüz, hava yağmurlu. Dolayısıyla little black dress'imi pul bezeli siyah topuklu ayakkabılarım kurtarır diye düşündüm. Bindiğim taksi, Fatih? lafını duyunca, "Şimmmmdi oradan geliyorum, hayatta girmem. Manyak bir trafik var. Ben sizi metrobüse bırakayım." dedi. Bu noktada da herifin mız mız mız trafikten nasıl yakındığını, 10 TL'lik borcumu ödemek için uzattığım 50 TL'yi beğenmemesini ve bütün bunlar olurken dev bir küreği ensesine indirmemek için kendimi nasıl da zor tuttuğumu... Geçiyorum.

Elimde şemsiyem, pullu apartman topuk ayakkabılarım ve fönlü saçlarımla Mecidiyeköy'den bindiğim metrobüsle kendimi Edirnekapı'da buldum. Altın işi de hayli yalan olmuştu bu arada. Ama o sırada, yanımda altınımın olmaması, o kadar küçük bir detay ki... Hatta yanımda biri olsa, gel gitmeyelim ya! dese, caaanım arkadaşımın düğününü kaçıracak kadar da öfkeliyim. Bir sonraki sahnede, beni Edirnekapı'da birtakım üstgeçitlerden, merdivenlerden geçerken, şakır şakır yağmurun altında bir ceylan gibi sekerken görebilirsiniz. İETT otobüs duraklarını bulup Fatih otobüsüne atladım.

Evde iPad'in haritasının söylediğine göre, düğün mekânı, Yavuz Selim Camii'ne yakın bir yermiş. Otobüste çaresiz bakışlarım ve tekrar ediyorum pullu topuklu ayakkabılarımla Yavuz Selim Camii'ni sorduğum insanların hayret dolu nazarlarına gark oluyorum. Birkaç durak sonra indiğim yerde, dev bir cadde üzerindeyim. Şöyle diyeyim, evet dev bir cadde düşünün. Hmmm, Valikonağı Caddesi'nden geniş, Bağdat Caddesi'ne yakın.. Yan yana yan yana gelinciler, nişan tuvaleti satıcıları, gece elbisesi dükkânları, yan yana yan yana kuyumcular, Simit Sarayı (şu an bir sihirli değnek verseler ve dünyada hangi gıda zincirini kapatmak isterdin? deseler. Tabii ki Simit Sarayı!), yan yana yan yana sünnet kıyafeti satıcıları, Hac malzemeleri dükkânları, güllü tesbihler filan...

Evden çıktığım andan itibaren ilk kez güzel bir şey olmuştu. Hayat çok acayipti. 1 saatlik yolu 20 dakikada aldığım yetmiyormuş gibi, resmen 10'da 1 maliyetine gelmiştim! Kuyumcudan çıkıp mutlu mutlu (gerçekten mutluydum!) düğün mekânına doğru 10 dakikalık yürüme parkuruna başladım. O an, geçen sene Stradivarius indiriminden sırf manyakça parlak diye 50 TL'ye aldığım ayakkabının sağlamlığına + rahatlığına hayran kaldım!

Davetiyede söylenilenden yarım saat önce düğün yerindeydim. Geline sarıldım, damatla tanıştım, onlara geliş maceralarımdan söz ettim, yarı karanlık bir odada aynadaki aksimi inceledim. Evet, saçlarım biraz yağmurdan ıslanmış ve kabarmıştı belki; ama hiç de fena değildi! Gelinle damadı öpüp yerime geçtim. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımın keyfini çıkardım. Ne zaman ki düğün boyunca çektirdiğimiz fotoğraflardan 1-2 tanesini görme şansına eriştim, işte o zaman duru güzelliğimin bir kez daha farkına vardım. Artık patlayan flaşın saçlarımın ön kısmındaki minik minik kıvırcıları daha da belirgin hâle getirmesinden mi bahsedeyim, yoksa yağmurlu rüzgarı yiyen suratımdaki ebleh pembelikten mi.. Şüphesiz ki bilhassa akmış siyah göz makyajımla, gelinden sonra gecenin en güzel kızı bendim. :))))

13 Kasım 2012 Salı

BOL GÖRSEL KULLANALIM, PATLANGACI BİRAZ BÜYÜTELİM

Günler acayip geçiyor ve ben gün geçtikçe daha evcimen bir insan oluyorum. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum. Sanki dışarı çıkmadıkça, eğlenmeye gitmedikçe daha sıkıcı, boş bir insan oluyormuşum gibi. Geliyor. Bilemiyorum. Ama sağlıklı yemek yeme, makul saatlerde uyuma, kendine ve eve daha çok vakit ayırma konusunda, şimdiki gidişat kesinlikle daha iyi. Bakıcaz... Bir süredir neler yapıyorum: işe gidip eve geliyorum. Henüz 1 ay önce edindiğim Digiturk Plus'a diziler ve filmler kaydedip izliyorum. Irish Cream aromalı filtre kahveyle sade olanı karıştırıp french press'te demliyorum. Biraz sigarayı abarttım. Alkolü azalttım.


 1) Tutunamayanlar'a üniversite 1. sınıftayken bir şans vermiştim. O yıl, o kitapla, Oğuz Atay bendeki kredisini kaybetti. (Mezarında ters döndü şu an.) Bir kere kitap sıkıcıydı, TurgutlarSelimler vardı ve o kitabın, sırf kendini "cool" göstermeye çalışan ergenler tarafından pompalandığından fazla emindim. Veyahut hayattaki başarısızlığını ah tam da nasıl Oğuzcuğum Atay gibi "tutunamayan" olduğuyla açıklamaya çalıştıklarından filan...

Nitekim seneler geçti, ben büyüdüm. Derken okuma zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım, (Güzel Ablam E. diye geçer bu sayfalarda) bana Tehlikeli Oyunlar'dan bahsetti. Kitabı 1 haftada bitirdim. Çok okuyan birisi için belki 1 hafta uzun bir süre... Ammavelakin ben Tehlikeli Oyunları, bence, en iyi şekilde içtim, sindirdim.

Okurken, bu adamın kessssinlikle BU kitabı 1973 senesinde yazamayacağı şeklideydi genel düşüncem. Kelimeleri, mizah duygusu, o kadar zamanın ötesindeydi ki... 2012 bile değildi, 2013'tü.
Bilmiyorum. Belki bu anlatımım size abartılı geliyor olabilir. Ancak, okumayı seviyor ve iyi bir okur olduğunuzu düşünüyorsanız, Tehlikeli Oyunlar'a geç kalmayın. Ben sonradan çok üzüldüm. Geç kaldığım için.

Sonrasında gittim koşa koşa "Korkuyu Beklerken"i aldım. Ama henüz başlayamadım. Elim gitmiyor. Nedenini, 2. madde açıklıyor.


2) 1.5 hafta önce Perihan Mağden'in son kitabı Yıldız Yaralanması sosyal medyaya ve internetlere bomba gibi düştü. Zannedersin ki Yıldız Yaralanması değil, PuCCa'dan Koca Bulma Rehberi!... O an herhangi bir dizi kadrosunda bulunmayan oyuncular kitapla birlikte verdikleri pozlarla popüleritelerini sıcak tutmaya çalıştılar. Ben de koşa koşa gittim aldım. Her ne kadar kapak tasarımına burun kıvırsam da, nitelik - nicelik ayrımına odaklandım. 1 minik şişe kırmızı şarap eşliğinde, bir cumartesi akşamı okumaya başladım. Pazar günü bitirdiğimde hayattan soğumuştum. Perihan Mağden'in bir zamanlar o çok sevdiğim cümleleri, kendi uydurduğu ama nasıl da güzel kesip-yapıştırdığı kelimeleri bana çok yavan geldi. Konu da.. Ondan hâllice... Ya Perihan Mağden kendini tekrar ediyordu ya da ben cidden büyümüştüm. Bilmiyorum.

Her neyse... Yıldız Yaralanması'nı 20 saatlik filan bir süre zarfında okuyup bitirdikten sonra, başka bir şey okumak istemedim. İlkokul 2'de müfredatın zoruyla yaz sıcağında Çocuk Kalbi okumuş, ardından okumaktan soğumuş çocuklar gibiydim. Teselliyi, iPad'in birbirinden saçma top patlatma oyunlarından birinde buldum.


3) "Bu arada yıllar da geçmiş hakikaten... Üniversite yıllarımda, D&R'daki Masumiyet Müzesi kulelerinden bir tanesini heyecanla çekip, Ankara'daki yatağıma uzanıp kitap okuduğum günlerin üstünde çok rüzgarlar esmiş, köprünün altından nice sular akmış. Şimdi, buradayım. Füsunların evinin önünde!.." diye kendi kendime KONUŞMADIM! tabii ki Füsunların evinin önünde dururken... Nicedir ertelediğim Masumiyet Müzesi gezimi, pazar sabahın köründe kendimi evden atarak gerçekleştirdim. 

Tek anladığım: Orhan Pamuk gerçekten manyak bir adam! Bir tutkunun peşinden gidip böylesi bir yatırım yapması, sadece kitap için değil, bir dönem Türkiye'sinin yaşam tarzıyla ilgili böyle manyakça bir sunum yapmayı tercih etmesi... Gerçekten deli işi! Ben en çok mutlu eden şeylerden bir tanesi de, birçok yabancı turistin müzeyi ilgiyle gezmesi ve çıkışta müze dükkanından Orhan Pamuk kitapları alması oldu. 

Not1: Üstelik, kitapla birlikte gittiğinizde gidiş ücreti ödemiyorsunuz. Ben sırf, müzenin damgasını kitabımda istediğim için, tuğla gibi kitabı Ankara'dan taşıdım.

Not2: Kitabı okuyalı çok uzun zaman olduğu için bazı detayları unuttuğumu düşünmüştüm. Ancak 1-2 ay önce edindiğim "Şeylerin Masumiyeti" adlı katalog çok işime yaradı. Bence Masumiyet Müzesi'ni sevdiniz ve müzeye gitmeye karar verdiyseniz siz de bir tane edinin.


Masumiyet Müzesi'nde en beğendiğim vitrin, "Füsun sandığım gölgeler, hayaletler" vitrini oldu. Sizin de favorinizi öğrenmek isterim doğrusu.

Ancak izmarit dolu duvarın önünde de nefesimin kesildiğini itiraf etmeliyim.

Gezinin en şahane yanı da müzeden çıkınca Çukurcuma'da girdiğim bir eskici dükkanında bulduğum şahane siyah beyaz fotoğraflar oldu. Sonra "Bu kadar eski püskülük yeter canım!" diyerek pardesümün üzerine konan bir katman tozu silkeleyip kendimi Kanyon'un soğuk granit bezeli milenyum mimarisine bıraktım.



4) Cloud Atlas'ı ne yalan söyleyeyim, hiç merak etmiyordum. (Hem zaten Hugh Grant şaşkın şaşkın / boncuk boncuk bakışlarıyla kimseyi de aşık etmiyormuş filmde kendine!) Nitekim Güzel Ablam E.'nin gazıyla, "İzlersek ancak sinemada izleyebiliriz!" motivasyonuyla filme girmeye karar verdik.  4'er fincan kapüçünoyu biletimizi aldıktan sonra içmeye karar verseydik, belki şu an size filmi nasıl beğendiğimi anlatabilirdim. Ama hayır. Çünkü narin popolarımızı kaldırıp, zemin kattan sinema katına çıkıp bilet alma gibi stratejik düşüncelerden ırak beyinlerimiz buna engel. Dolayısıyla Kanyon sinemanın ortasında, elimizde Friends With Kids isimli filme biletlerle, kalıverdik.

Friends With Kids'e gidin bence siz de!  Hayır şaka yapıyorum. İğrenç bir film. Çok sıkıcı. Sıkıldık. Hatta çıkışta "The Artist"i beğenmediği için sinema salonundan biletin parasını talep eden Demet Akalınmışçasına kavga çıkartmaya karar verdik. Ama bunu yapmadık tabii ki. Evlerimize dönüp uyuduk.Belki, Jon Hamm filmi kurtarır diye düşünüyordum; ama caaanım adamı, lokum gibi adamı, kurban olduğum adamı öyyyle bir harcamışlar ki filmde! Lanet olsun öyle filme! Lanet olsun Jon Hamm'i sümsük bir rolle eleyen yönetmene, lanet olsun Selçuk İnan'ı oynatmayan Abdullah Avcı'ya babam affedersin! (Hızını alamadı.)

30 Ekim 2012 Salı

BAYRAM


Bir bayram daha fakirlik ve fukaralıktan, bayramı yurt dışında geçiren zengin dostlarımın internetlere yüklediği fotoğraflara öylece bakarak geçti. Ahdım olsun, seneye bayram tatilleri lokum gibi. Birinde bir şekilde Amerikal-la-lal-la!

Biz de bir yerlere gittik tabii ki. Ben Ankara'ya gittim. Arife günü efendi gibi 6 saatte aldığım yolu, pazar günü dönüşte 8 saatte aldım. En fenası ne biliyor musun? Dönüşte muhakkak annemin elime tutuşturduğu salça kavanozuyla / nar ekşisiyle / bir poşet mandalinayla Alibeyköy'e inmek. Yapayalnız servis beklemek. Sonra servise binmek. İnmek. Taksiye binmek. O an içinde yalnızsın. Benim bu şehirde yalnızlığın dibine vurduğum yegâne an o'dur. Ya Alibeyköy ya da Sabiha Gökçen çıkışı HAVATAŞ neşesi... Ne sabaha karşı kalkıp kendime serum taktırmaya tek başıma hastaneye gittiğim anlar, ne de pazar sabahı birlikte kahvaltı yapacak bir allahın kulunu bulamamak bu kadar koymaz. Allah koydurmasın. (Bir de, acaba biri sürpriz yapmış da gelmiş olabilir mi? heyecanının bir tarafına girmesi var ki... Bayılırım.)

Neyse bu sefer, "Aaayh!" dedim be! "Sözüm parama geçer." Bindim taksiye eve geldim. Zaten onca ağırlığı da in'le bin'le karşılayamazmışım. Eve geldim, bir duş aldım. Kendi evimdeyim, mutluyum. Mutluyuz de mi Sadık?




Bu arada, uzun bir süre sonra Bilkent'e gittim. Koridorlarında dolaştım. Sonbaharın bambaşka bir güzellik kattığı bahçesinde yürüdüm. Oturup kitap okuduğum bankına oturdum, ders aralarında sigarakahve yaptığımız avlusunda durdum. Çok güzeldi.

Bir de, mezun olduğun okulun koridorlarında yürürken iş telefonunun çalması, birden gündeminin değişip zamanında kapısının altından essay fırlattığın hocanın odasının önünde tek kişilik kriz masası oluşturmak... değişikti. Bir kez yılbaşı öncesi, bir kez de baharda gitmeli.

Bu bayram da böyle geçti. Ben döndüm.

22 Ekim 2012 Pazartesi

PİN





Zannediyorum sene 2005 - 2006. Bloglarda birden bi Pinhani furyası başladı. Pinhani'nin çıkış noktası, gerçekten de internet oldu. Hayır, Koç Üniversiteli Hayalet Sevgilim İrem gibi değil; Pinhani, bilerek ve isteyerek profesyonel işleriyle internetteydi. Pinhaniciler, şarkılarını internet sitelerine yüklediler ve insanlar indirdi. Adamların açıklaması ise kısa ve netti, "Zaten indirecekler, bizden indirsinler dedik.."


Ve işin tuhaf yanı, şimdilerde / zilyon sosyal medya opsiyonunun içinde Büyük Ev Ablukada'nın kendini duyurmaya çalıştığı gibi (Yalan Dünya öncesi Büyük Ev Ablukada'an bahsediyorum tabii ki!) veya Nil Karaibrahimgil sevimlisinin 1.99TL'ye CD çıkartması ve kocasının (onbinlerce liralık) beleş danışmanlıklarıyla Turkcell Müzik'e şarkılarını büyük paralara satması gibi stratejik hamleler değildi Pinhani'nin yaptıkları. Daha ziyade, Hayat Sevince Güzel'de Münir Özkul'un "Zaten ağaçlara tırmanıyor çocuklar kiraz yemek için. Bari ben toplatıp vereyim ki sıkıntı olmasın.." naifliğiydi.

Canlarım Pinhaniler, hatta o dönem kendilerinden bahseden bloglara yorum filan bırakırdı. Sene 1956. Tayyörümü giymişim, Yüksekkaldırım'a çorap almaya gitmişim.

Sulandırmayayım, sonra araya Kavak Yelleri girdi filan. Ben bu grubu unuttum. İstanbul'a geldiğimin ilk senesi, bazen oturur dinlerdim, "İstanbul'da"yı. İstanbul'da kimim vardı? Birisi varsa da "Ben varım?" diyebiliyor muydu... Vs. vs. Burada tam bir Ayşe Özyılmazel gibi hüzünlü bir şekilde klavye tuşlarına dokunurken bana acımanızı, "Ah canııım." filan demenizi bekliyorum. İçinizden. Tenks.

Abicim inanmazsın tam 1 haftadır hardcore Pinhani dinliyorum. Utanmasam midterm'lere çalışıcam, paper'ım için kütüphaneye gidicem, mikroekonomi sınıfındaki çocuktan hoşlanmaya başlıycam, efendime söyleyeyim 16.40'taki TM servisine yetişmeye çalışıcam...

1) Başım düştü saksıma ne güzel bir tabir.
2)  Başından geçeni anlat, masaldır benim için ne muhteşem bir tabir.
3) Ne güzel güldün.. Ne güzel şarkı!..


4) Yitirmeden ne akıllı şeyler söylüyor?!

Acaba diyorum, siz de dinleseniz, hep beraber sonbahar melankolikleri olarak kollarımıza uzun gelen hırkalarımızın yardımıyla iki elimizle tuttuğumuz bitki çaylarımızı mı yudumlasak?


4 Ekim 2012 Perşembe

YENİ CAMİ, KARABATAK ÇOK BOZDU ABİ, YAPRAK SARMALAR VE BAŞKA ŞEYLER


Yeni eve geleli tam 3 hafta oldu. Hâlâ tam ev olmuş değil gibi... Gibi, gibi. Güzel bir TV altlığına ihtiyacım var, şu an bir bilgisayar monitörü büyüklüğündeki televizyonum IKEA'nın 25 TL'lik beyaz sehpasında duruyor. Çok güzel kartpostallarım, pek şahane siyah beyaz fotoğraflarım ve tüm bunlarla yapmam gereken dekorasyon projelerim var. Ama bir de dün sabah bir gazla Paris'e aldığım gidiş dönüş uçak bileti! Yani, Ocak sonuna kadar sadece yoğurtla beslenmem gerekiyor ki, Paris'te kuru ekmekten de başka şeyler yiyebileyim, kafamı bir odaya sokup uyuyabileyim. Demek ki böyle oluyor yetişkin hayatı, bir şeyleri bekletmen, ertelemen gerekebiliyor. Bir de tam bir yetişkinlik örneği gösterip şirketin emeklilik programına yazıldım, orada paracıklarım birikecekmiş yavaştan yavaştan... Acaba hazır yeri gelmişken çocuğumun anaokulu taksitlerine de başlasam mı şimdiden? Bilemiyorum.

Bu arada, yoğurtla beslenmem gerekiyor demişken, ben oturdum yaprak sarma sardım. Yaprak sardım ya da... Ne diyeyim? Etli yaprak sarması yaptım, pişirdim! Bunun için 4 gün öncesine, evde oturmaktan sıkıldığım bir gün kendimi Eminönü otobüsünde bulduğum o sıcak ve nemli pazar gününe dönmemiz gerekiyor.

Eminönü'nde öylece sersem sepelek yürürken, kendime mini bir sarımsak rendesi, bir dolma oyacağı, bir de high-tech bir patlıcan oyma aleti aldım. Patlıcan oyma konusunda ne denli meydan okuyan karakterde bir insan olduğumu bilirsiniz. 

İki adım daha yürüdüm, muhteşem bir yaprak sarma aleti gördüm. Sadece 5 TL! Attım torbaya. "6 yaşındaki çocuk bile sarabilir!" dedi satıcı adam. Hmmm! Meydan okuyan açıklamalar bunlar! Peki asma yaprağını nereden bulacağım? Ne mutlu ki karşısındaki dükkan kilosu 10 liraya Tokat yaprağı satıyor. Bu arada bir tütüncünün önünde öyle saçma durmuşum, tezgâha bakıyorum. Acaba alabileceğim ilginç sigaralar var mı diye filan... Esnaf sinsice yanıma yaklaşıp, "Hanımefendi, Deniz Seki'nin Serdar Ortaç'ın kullandığı kağıtlar bakın bunlar :)))))" dedi. Tövbe yarabbim. Benim o yaprak sarma aletiyle ne saracağımı düşündü acaba :((

Neyse ben elimde yaprak sarma aletim, buram buram kokulu salamura asma yapraklarımla Yeni Camii'nin yolunu tuttum. Cami de yani uhrevi ortam, içeriye Tokat yaprağıyla girmek nasıl olur diye düşünüyorum... Hafiften utanmışım filan. Ama bir yandan da gelmişken uğramak istiyorum. Çünkü daha önce iki kez dua ettim Yeni Camii'de, ikisi de kabul oldu. Yani Yeni Camii'nin öyle şahane bir yeri var gönlümde. Neyse. Aneeeem, içeriye bir girdim, poşetler altındaki Tokat yaprağından utanarak içeri giren ben ve yüzyıldır değiştirmediği çoraplarından katiyen utanmayan milyonlar!.. Vay anam babam! O koku, o ten, o dokunuş!.. Ah buuuu, deliliiiik, sarsar yüreğimi!.. :(((((


Ortalık yerde kavga eden arsız çocuklar, bağıran bebeler ve umursamaz analarıyla, Yeni Camii'de pek kontak kuramadım ilgili makamlarla... Galata Köprüsü altında yürüdüm, acıkmıştım... Köprü'nün altında biraz bira ve balıkekmek takıldım. Oradan Karaköy'e, Karabatak'a. Karabatak da sanırım tarihinin en tatsız dönemini yaşıyordu. Korkunç derecede iticiydi. Yalnız oturan bir müşteri kimsenin umrunda değildi. Çıkarken 150 gr filtre kahve çektirmek isteyen bir müşteri kimsenin umrunda değildi. Adeta bir kebapçıymışçasına gelenleri masalara yerleştirmekle görevli bir "adam" vardı. Belli ki o adam yeni gelmişti. Ve yine tek kişi oturan bir müşteri o adamın umrunda değildi. Sinirlenip kalktım. Ve Karabatak ömrümüzde hoş bir seda olarak yerini aldı. Belki hafta içi gidildiğinde eski keyfi bulabiliriz...


Bu da böyle yavan bir yazımdı...

27 Eylül 2012 Perşembe

MUHTEŞEM YÜZYIL - HUZUR SOKAĞI

Seninle Viyana kapılarından boş dönmezdik bence... Şehzade Must.

Öyle Bir Geçer Zaman Ki'yi sevmiyorum. Bir kere, çok ağır, çok ağlak. Karakterlerin hepsi gerizekâlı. Berrin'den hiç hoşlanmıyorum. Ahmet'ten. O baba olacak adamın ağzını burnunu kırarım zaten. (Neyse ki ölmüş zaten.) Mete'nin ergenlik döneminin sadece 4 gün sürmesini zaten çok saçma buluyorum. Mete'nin bunalım döneminin yıllarca sürmesini daha da saçma buluyorum.
Diziyi madem sevmiyorsun, neden izliyorsun diye sorsanız, sadece fragmanlardan takip ederek bu kadar bilgiye eriştiğimi söyleyebilirim. Ciddiyim. Aylin'le Soner iyiydi, Aylin ölmeseydi...

Bu sene şöyle bir bakayım dedim, Osman'ın büyümüş hâli ne güzel bir çocuk-adammış öyle. Ne güzel bakan bir çocuk oluvermiş Osman. Cidden büyüyen kendi olsa, hakikaten öyle güzel bakacakmış gibi.

Malum geçen sene şevkle takip ettiğim tek dizi olan Fatmagül'ün Suçu Ne? (We Need To Talk About Fatmagul) de bitince, ben mala bağlayan gomşu teyze gibi ortada kaldım. Yaz sonu İşler Güçler'e başladım, Suskunlar'ı internetten takip ediyorum. Muhteşem Yüzyıl'ı ise takip etmeyi çok önceleri bıraktım.

Bu sezon biraz da Şehzade Mustafa'nın (Mehmet Günsür) gazıyla Muhteşem'e yeniden dönüş yapayım dedim. Öyle oldu böyle oldu, Muhteşem'de 3. sezonun 3 bölümünü geride bıraktık. Ammavelakin Cansu Dere'ye zerre tahammül edemediğimi dün akşam döktüğüm kurdeşenler sırasında fark ettim. Abisi o kadın çirkin miydi? Ben o kadını güzel buluyordum, ne zaman çirkinleşti? İlk bölümde hardcore rum aksanıyla Acem kızını canlandırırken, şu an nasıl oluyor da bambaşka bir aksanla bir Süryanı kızını canlandırıyor mesela? "SULTANİM?" nasıl bir şey? O, sultanim dedikçe, ve hatta kalan tüüüüm "ı"ları "i" olarak telaffuz ettikçe ben kollarımı parçalamayayım da ne yapayım.

Dolayısıyla her zaman Hürremciydik, şimdi daha da Hürremciyiz reyis. Ha, onun da saraya gelmesinin ardından seneleeeer geçmiş; Türkçeyi hâlâ aynı tonlamayla konuşmasına kıl mıyız, kılız. Ama Hürrem'in kredisi yüksek. Neyse Muhteşem'i bir kenara bırakalım.

HUZUR SOKAĞI'NIN FARKINDA MISINIZ?


Önce Ahmet Hakan yazdı, dedi ki böyle böyle, 80'lere bir zamanlar damgasını vurmuş sevimli bir kitap olan Huzur Sokağı, dizi oluyor. Dizi de tabii ATV'de izleneceği için ATV'de yayınlanıyor. Tamam mı, tamam. İlk bölüm tekrarına bir hafta sonu takıldım, aynen öyle takıldım kaldım. Ne olduğunu anlamadan diziye kaptırdım gittim. Diyaloglar: SAÇMASAPAN. Oyunculuklar: rezalet! Gerçekçilik: SIFIR! Bu dizide beni neyin çektiği ile ilgili en ufak bir fikrim yok. İlgi çekici tek yanı, Samanyolu TV dışında izlediğimiz bir dizinin karakterlerinin türbanlı olması. Hani... Nasıl olacak?

Tüm dizilerde olduğu gibi burada da; tüm zenginler ve içki içen insanlar kötü kalpli, oyunbaz, şımarık. Bunun yanında muhafazakar kesim, o türbanlı kızların aileleri filan, dünyanın en iyi insanları. ŞAHANE bir segmentasyon. Bu arada zenginlerin "iyi kalpliliğe" en dönük insanı olan kızla, muhafazakarların üniversite okuyan, yüzünü Batı'ya dönmüş yakışıklı oğlu (ki bu Kutsi oluyor!) arasında tehlikeli bir yakınlaşma doğuyor. Haa, bu arada Kutsi'nin mahalleden türbanlı bir yavuklusu var. Ama kızcağız okumamış, bir kreşte çalışıyor, gözü Kutsi'den başkasını görmüyor; ama Kutsi kıza biraz mesafeli. Evet, kız bunun değerlerine çok uygun, aileleri çok yakın; ammavelakin Kutsi'de kıza karşı herhangi bir tutku, kalp çarpıntısı yok. Kutsi'nin kalbi Zengin Feyza'ya çarpıyor gibi oluyor. Kutsicim, kalp çarpıntısı çok önemli. GO FOR IT!

Ki, Kutsi'nin yandan yandan gönül vermeye başladığı zengin kız Feyza'yı da görseniz, kalp çarpıntısının sebebini anlayabilirsiniz. Feyza sürekli donla geziyor! Dolayısıyla kız, Kutsi'nin hayatı boyunca görüp görebileceği 2 bacağın 2'sine de sahip olduğu için, Kutsi'nin aklı başından gidiyor, mahalledeki türbanlı kızcağızı unutuveriyor.

Yani dizi, aynen böyle, keskin sınırlarla belirlenmiş, ayrılmış. Mini etek giyip, içki içen kızlar var, bunlar KÖTÜ! Bir de türbanlı kızlar, Mevlana okuyan oğlanlar, iftar sofrası kuran anneler var: bunlar CİCİ.

Nerede okudum, kiminle konuştum hatırlamıyorum. Ancak '80'lerde kitabın bir patlama yaratmasının en büyük sebebi, o dönem hakikaten de üniversite okuyan muhafazakar çocukların, mahallelerine / memleketlerine döndüklerinde o kültür seviyesinde kızlarla tanışamıyor olmaları. Dolayısıyla, o dönem için kitap ciddi bir sosyolojik konuya parmak basıyor.muş. Ammavelakin, zaten şu an Kutsi herhangi bir devlet üniversitesine gitse, kafa yapısına uygun bin tane türbanlı kız bulur. (Ha, kız yüzde 95 ihtimal mezun olur olmaz evlenir ve işi bırakır, o ayrı mevzu... Ama en azından o flört aşamasında bir sıkıntı yaşanmaz.)

Yalnız şu noktada, Kutsi'nin o koruyan kollayan, pozitif ve dingin hâllerinden az da olsa etkilendiğimi utanarak fark ettim. Bu da benim guilty pleasure'ım olsun: Kutsi'nin bakışları. Yani hâl böyleyken ben sanırım Kutsi'den hoşlanıyorum. Tövbe yarabbim, ne diyorum ben. Şaka şaka.

Bu arada kitap, çok uzun bir zaman dilimini ele alıyor.muş. Yani kitaba göre, Feyza hakikaten örtünecek, Kutsi'yle evlenecek ve hatta biz onun kızının yaşantısına tanık olacağız. Bakalım Kutsi'nin pilavlı feyz dolu âşık bakışları bizi kaçıncı episoda kadar heyecanlandıracak.

26 Eylül 2012 Çarşamba

YENİ EV


"2 gün taşınma izniniz var." diyorlar. Diyorlar da bunun yanında bir de eli ayağı çabuk, problem çözücü, zekâ küpü bir anne vermeyi unutuyorlar.  Benim, saçının fönü ve "İstanbul'a gidiyorum elbisesi"yle gelen annem, 2 gün boyunca tam bir Hafiize Ana'ya dönüştü. Yıkadı, ütüledi, çıkardı, astı, kuruttu, sildi, yerleştirdi, pişirdi, topladı, olmadı tekrar başa aldı. İçine sindiği anda yepyeni bir fön daha çektirip kendini Akmerkez'e attı.

Bu arada, 3 sene yalnız yaşamışım, küçüklüğümden bu yana ellerimle kurduğum "personal space"ime bu zamanda daha da sıkı sıkıya bağlanmışım... Annemle kesintisiz geçirdiğimiz o 4 günün sonunda, pazartesi sabahı ofise nasıl koşa koşa gittiğimi, nasıl bir şevkle çalıştığımı anlatamam. Kadın susmadı, susamadı, bir an olsun emir vermeyi bırakmadı abiler ablalar! Biz de insanız. Evde sürekli yürüyen bir tip. Sodayı içtin bitirdin. Onu çöpe atmak için hemen yerinden kalkıp mutfağa yürüyüp, o sırada dolaptan bir elbisemi çıkartıp getirip, sonra onu geri götürüp, başka bir elbise getirip, onun hafif sökülen eteğini dikmene ve tüüüüüm bunları yaparken de kendi kendine dublaj yapmana gerek yok ki be annem?! Yahu sizin anneniz de öyle mi?

Mesela, sodayı içti bitirdi diyelim; ve adım adım üstte yazdığım şeyleri yapacak. Tamam mı? Sodayı içti bitirdi, konuşmaya başlıyor: Şu sodamı da mutfağa bırakayım da senin şu etekucu sökülen elbiseni dikeyim. Elbiseyi getirdi, yanlış elbise getirmiş. Yanlış elbiseyi getirmişim, bunun bir tarafında sökük vs. var mı? Sökük yokmuş. Bunu götüreyim de diğerini getireyim. Elbiseyi getirir. Şunu dikeyim de böyle giyme. Çok belli oluyor kızım. Görmüyor musun bunun söküldüğünü? Neyse dikeyim de sen bunu topuklu ayakkabıyla filan giyme, giyersen de dikkat et. giyeceksen de ayakkabını çıkart öyle giy. Artık bu noktadan sonra içime içime kan ağlıyorum.



Taşınma evvelinde IKEA'ya hayli burun kıvıran, ayyy IKEA da çok kalitesiz canım! diyen beeeen, tüm sözlerimi Modoko'nun birbirinden hayli sevimsiz esnaflarını gezerken geri aldım. Bir kere: çoğu zevksiz. Rengini beğendiğin koltuğun illaki kolçakları arabesk, kolçaklar tam sana göreyse ayakları kızıl, her şeyi tam sana göre diyelim, ÇOT: fiyatı 2000TL! Bir de "kazan farkı" adı verilien -aslında hayli mantıklı bir durum sebebiyle, kesinlikle teşhirdeki takımın sadece kanepesini alıp eve götürme gibi bir şansın yok. Tek bir koltuk istiyorsan 1 ay bekleyeceksin. Bekleyeceksin... Ya da teşhirdeki tam takımı salonuna koyup olası altın günlerine davetiye dağıtacaksın.

Bu arada hiç denk geldiniz mi bilmiyorum. Muhtemelen Ankara'da SİTELER'de, efendime söyleyeyim İstanbul'da Modoko'da gezenler bilir: "Çok katlı mobilya mağazasında çalışan genç kadın" diye bir tipleme var. Bunlar muhakkak platform topuk ayakkabılı, muhakkak full makyajlı, saçlar yapılı... Bir dudağını büze büze konuşmalar, cinnet!

Neyse en son ne ara kendimizi Modoko'nun dudak büzen platform topuklarından koparmaya karar verdik, hatırlamıyorum. Bayılmışım... Kendimi İsveç'in köfteleri ve sınırsız gazı kaçmış kolasıyla meşhur o küçük köyünde buldum. Sonra bir kanepe, bir de hayal berjeri alarak mutlu ve huzurlu bir şekilde evimize döndük. Nakliye 2 gün sonra, montaj da ondan 2 gün sonra.

Şimdi... Bir Cumartesi sabahı tek başıma uyandığımda kendi kendime yanlışlıkla "Günaydın!" dediğim, tuvaletin kapısını kapatmamayı hâlâ unuttuğum, sanırım ilk eşyaların heyecanıyla sürekli düzenli tuttuğum bir evim var. Tüm bir hafta sonu kâh uzanıp kâh oturmak, kitap okurken uyuyakalmak, çay içip müzik dinlemek de güzelmiş.

Çok bunaldığım bir dönemde bir arkadaşımın dediği gibi, "Ne olursa olsun, kapını kilitlediğinde, orası senin..." 


17 Eylül 2012 Pazartesi

YOK ARTIK!

Bir gece usulca dev bir kamyonla girdiğim mahalleye, geçtiğimiz günlerde fiilen taşındım. Manavı, balıkçıyı, tekel bayiini ve bilimum tesisatçıyı keşfettim de; henüz kendime uygun bir kuaför bulamadım.

Şurada bir yazı var ki, içimin yağları nasıl eridi isimli sempozyuma bir numaralı konu başlığı olur.

Bu arada, İşler Güçler'e hâlâ başlamayanız var mı?

* * * 

Bazen geride bıraktıklarınıza kızıyorsunuz, kızıyorsunuz, kızıyorsunuz, içinizden. Sonra birden affediveriyorsunuz ya.. O affediş hâli, kilometrelerce iki elimde 5'er litrelik su bidonuyla yürümüşüm de birden bırakıvermişim gibi... İnsanı ağlayıvermeye zorlayan bir hafiflik. Sonra aklına geldikçe biraz daha sinirlenme, bazen çok öfkelenme, öyle kafanın içinde kavga kavga kavga. 

IKEA evimizin her şeyi bu arada. Yanlış olmasın.


10 Eylül 2012 Pazartesi

FIFTY SHADES OF GREY VE BAŞKA ŞEYLER

OHA İNANILMAZ!! GÜNLER OLMUŞ YAZMAYALIII! diye başlamak da, en bi klişe blogger girişlerinden biri, öyle değil mi?
Bir diğeri: Bloguna Sevgili Günlük diye hitap eden kız.

Ben bu arada, bir Yalın konserine gittim. Rüya gibiydi.
Birkaç gece üst üste dans ettim. Çok iyi geldi. (2 ay boyunca gece hayatına ara!)
Eski evimi kapattım, 8 koli + 3 çöp torbasına sığan hayatımı yeni eve taşıdım. Bir gece nakliyecilerin kamyona bindim. Bana Negro bisküvi ve hiç açılmamış KokaKola ikram ettiler, teşekkür etmekle yetindim.
Koli yapmanıza yardım eden kız arkadaşlarınıza 1 seans manikür borcunuz vardır aslında!

Bu arada, 2 günde Fifty Shades of Grey bitirdim. O kitap akıl kârı değil. Bu biiir.
Menopoz öncesi evde sekssizlikten sıkılan bir ev hanımı fantazilerini kaleme dökmüş. Bu ikiiii...
Öyle bir adam yok! Bu da üç!

Yine de kitapla ilgili en şahane yorum, sevgili dostum Müjde'den gelmişti:


Sonra görüşürüz.

31 Ağustos 2012 Cuma

BARBİ


İş yerim Beşiktaş'ta.. Barbaros Bulvarı'ndan inerken, karşında birdenbire belirir ya Boğaz, ne olursa olsun içimi bir mutluluk kaplar. Sonra biraz da şarkılarda yaşadığımdan, "...denizlere çıkar sokaklar" dizesi gelir aklıma. Tamam işte. Denizlere çıkar sokaklar!.. Zaten ben, ailemle İstanbul'a tatile geldiğim yıllardan beri Barbaros Bulvarı'nı çok severim.

Sonra Barbaros'un bir sokağından, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkarız.. Eski evler, 1-2 köhne köşk, hiç güneş almamaktan renk vermeyi unutmuş apartmanlar, daracık sokaklar.

Taksi, o daracık sokaklardan kıvrıla kıvrıla tırmanırken, biraz da filmlerde yaşadığımdan, gözümde güneş gözlüğüm, yıllar sonra mahallesine geri dönmüş bir assolist olduğumu düşünürüm. Ya da film yıldızı. O an hemen radyoda içli bir şarkı çalsın isterim. Duruşum değişir, ciddileşirim. Kafamda bir şapka hayal ederim.

28 Ağustos 2012 Salı

THE OTHER WOMAN


Şüphesiz ki Natalie Portman, New York'a çok yakışıyor. 
En az, benim Londra'ya yakıştığım kadar! (Göz kırp!)

Neyse... The Other Woman. Güzel. Ammavelakin bir Black Swan değil. Daha iyi olabilirdi. Hatta, işin içine "analık" filan girince, hâlâ, Stepmom'ı tek geçerim. Natalie, New York'a yakışıyor belki; ama bu film Natalie'ye yakışmıyor.

26 Ağustos 2012 Pazar

2 DAYS IN NEW YORK


Ben bu kadını çok uzun zamanlar sevmediğimi düşündüm. Birkaç hafta önce rast geldim, yeniden, Before Sunset izledim. Ve ba-yıl-dım!.. Seneler evvel, "Çok saçma diyaloglar!" deyip, burun kıvırdığım filmin diyaloglarını, ağzımı suları akarak dinledim. Demek ki böyle böyle olgunlaşıyormuş hatun kişi.

Neyse, şimdi de, oturdum 2 Days in New York'u izledim. Sanırım evet, bu kadının, olayları böyle olduğu gibi anlatmasına, bakış açısına, hayranım, hastayım. Biraz daha abartsam: ben düşünmüşüm, o anlatmış diyeceğim. Ama böyle durumlarda kendimi overrate etmekten korkarım.

Önce 2 Days in Paris.
Sonra 2 Days in New York.

Haydi bakalım.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

İSTANBUL EMLAK SEKTÖRÜ

Emlak arayışları bugün itibariyle hızla başladı. Bu vesileyle emlakçıların "şirin bir ev" anlayışıyla da tanışmış olduk.

Şirin bir ev: Kot 2'de. Yerler yarı parke, yarı renginin ne olduğu belirsiz eski püskü halıfleks... İlanda 60 metrekare yazıyor; ama ayakta dursak çarpışacağımız kesin.

Şirin bir ev: Yarı zemin. Böylelikle camın önünde geçenler üzerinden sezonun ayakkabı modası hakkında binbir fikir oluşturabilirsin. Camı açmak için sandalyeye çıkma gerçeğini geçtim, 2 ay içerisinde nem ve küften adımı Feriha koyacaklar haberleri yok. Ya da var; ama yok...

Şirin bir ev: Evcil hayvan yasak. Ama bin yıllık banyodan çıkabilecek her türlü haşere serbest. Klozetin üzerinde duş var mesela... Kendini temizlerken bir parça Domestosla tuvaletin de hakkından gelmek mümkün!

Şirin bir ev: İçi nefis yapılı. (Şükürler olsun!) Ama apartman, Tom Cruise'un Minority Report'ta kendisine göz nakli yaptırmaya gittiği apartmanmışçasına!... Apartmandan çıktığım anda Chinatown. Esnafıyla olsun, kot pantolonu 15 TL'ye satan pazarcısıyla olsun elegansın tek adresi.

Şirin bir ev: Zemin kat, camlar geniş. Perdeleri açıp, dışarıya bir de jeton kutusu koyacak olsan, her gün başka bir temaşa, her gün bir başka episod çekebilirsin salonda. Şarkılar, oyunlar, görsel şölen...

Uzun lafın kısası, ev gezmenin en güzel yanı, seni emlakçılara yem etmeyecek arkadaşlarının bulunması.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

İZMİRMİŞ

Bu arada dönüş yolunda bir de İzmir gördüm, evet!.. Ve İzmir... Bomboştu... İzmir hakkındaki birbirinden naif hislerimi okuyan sevgili İzmirliler şehri terketmişlerdi diye düşündüm. Ama o sırada BBM'den iletişimde bulunduğum güzel ablam E. beni aydınlattı. "E onlar her tatilde Çeşme'ye giderler ya? Bununla da övünürler?" 

Hakikaten hepiniz Çeşme'de miydiniz kız İzmir?

İzmirle ilgili tek alakam, 1) otoparkçı. Extremely kibar bir insandı. 10 puan sana İzmirli otoparkçı!.. 2) Bir de İzmir'in meşhur lokantası Deniz Restoran'ın birbirinden şahane garsonları... Hayatımın en güzel kalamarını burada yemiş olabilirim. (Ammavelakin ahtapotu biraz kurutmuşsun Deniz Röstoran!)

Onun dışında İzmir = Mersin'in yüzölçümü x 3. Bunca tezahürat neden? Neyse...



Yeri gelmişken... Canımcım, şu şarkıda, benim paramın dönüp dolaşıp senin cebine girmesi kadar ROMANTİK bir şey var mı? Bilmiyorum. Allah cezanızı vermeye nereden aklınıza geliyor böyle cümleler!..

20 Ağustos 2012 Pazartesi

TATİL

Senelerdir ilk kez, denizli havuzlu / yaymalı yatmalı tatile çıktım.

Bunun şerefine Ege, tüm dalgalarını benim kaldığım bölgeye doğru ittirmiş olabilirdi... Neyse, her dalgada daha çok yükseğe zıplama oyunları olsun, iskeleden gelen müziklerle kafamda binbir senaryoyla kendimi eğlendirme çabaları olsun... Tatil dediğin güzel, hafif bir şey... Şezlongda uyukluyorum, sonra uyanıp dalgalarla savaşıyorum.

Neyse...

5 yıldızlı bir otelin kahvaltı salonunda "omlet pişiren amca" olmak diye bir şey var. Mesela!.. Bir camekânın ardında duruyor o... Ve çılgınca omlet yapıyor. Omletten sorumlu amca! Eve gittiğinde karısıyla sarılıyorlar mıdır acaba birbirlerine? O gün otelin ne kadar kalabalık oluşu, amcanın kokusundan belli. Biraz kaşar peynir, biraz mantar, belki domates, benimki biberli olsun... Omletten sorumlu kişi.

Ben de mesela, ailemiz içerisinde odasının giriş kartını çantasında tutmaktan sorumlu kişiyim. Hiç aksatmıyorum görevimi.

Resmi tatil şarkımız ise, hiiç aklımızda bile yokken, oylamaya bile katılmamışken, tüm rakiplerini ezip geçerek "Hakkında Her Şeyi Duymak İstiyorum" oldu.

İyi bayramlar canlarım. Ama bu bayramı saymıyorum. Bayramlar konusunda çok geleneksel olduğumu bilirsiniz. Bayramları sevin, hayatınıza da hep bayramları seven insanları kabul edin.

Çünkü her bayram sabahı ailesiyle dev kahvaltılar yapmış, yepyeni ayakkabılarıyla evin salonunda bir oraya bir buraya yürümüş, hangi akrabanın ne tür bir şekerleme ikram edeceği konusunda deneyimli ve bundan delicesine zevk alan insanlar mutsuz etmez sizi.


14 Ağustos 2012 Salı



"New York'tan yeni ithal ettiğim arkadaşım B. ile konser öncesi, Aşşk Kafe'de şarapları devirdiğimizden olsa gerek, konserde en çok eğlenen insanlar bizdik."

Homeless'ım belki; ama icabında zevk-ü sefanın da dibine vururum hacılar!

Kuruçeşme Arena'nın oraya otel yapacaklarmış bir de... 
Ne acıklı!

12 Ağustos 2012 Pazar

KARANLIK, ARTIK HURDA BİR EŞYADIR


Neyse, Beşiktaş'tan vapura bindin mi, birkaç dakikada hop Kadıköy. Bazı saçma kitaplar aldım, 2 tane de öylesine fotoğraf...

Tarihini bilmiyorum. Sanırım askerler bir kutlama filan yapıyor. Ne zaman siyah beyaz bir fotoğraf görsem, içindeki en yakışıklı erkeği bulmaya çalışırım. Ne yazık ki bu arkadaşların hiçbirinin gideri yok.

Sonra Çiya'da yemek yerken, Ayşe'yle fotoğrafın ne kadar da "header"ıma benzediğinden konuştuk.

Bir tane kartpostal gördüm, seneler evvel Londra'dan gönderilmiş, şöyle yazıyor,

"X'ciğim nasılsın? ... Londra'ya geleli 5 gün oldu, henüz bir yer göremedim. ..." 

AYYY TEYZEM, ACABA NE YAPTIN SEN O 5 GÜN BOYUNCA YAA?!!?!?!?

Almadım o kartpostalı. Şimdi aklıma geldi. Alsam, üzerine kuruboyayla yazımı yazar, Deryik'e gönderirdim. Neyse... Sağlık olsun.

Yeni ev arayışlarına girdim yavaştan. Bu seferki, tek kişilik. Ammavelakin, böyle evlenip barklanınca, insanın hayatındaki her türlü kaçıp gitme özgürlüğü elinden alınıyormuş gibi? Değil mi? Hani ben önce Paris'te yaşayacaktım, sonra yok yok New York'ta okuyacaktım, yok artık tabii ki Londra'da yaşayacaktım! filan...
Evlenip barklanınca, kök salacakmışsın gibi.

Ayyy bilmiyorum, belki hayatım rayına oturana kadar bir süre Four Seasons Bosphorus'ta ikamet ederim...



Şu an hayat şartlarım pek şahane değil belki...
Ama keyfim yerinde?

8 Ağustos 2012 Çarşamba

DOLMALAR


Google görsellerinde, "eggplant challenge" arattığımda çıkan görsel



Şimdi sanırım önceleri bunlar patlıcanları yarıp içini zaman zaman kıymayla, zaman zaman da sebzelerle doldurup pişirdiler, mahalle imamının gözüne girdiler. Muhtemelen şimdinin organik kadınları gibi, "Patlıcanı çiğden mi koydun?" diye sormadılar bile!.. Zira patlıcanın kızartıldığında ne tatlı, ne nefis olduğunu çoktan keşfetmişlerdi zaten... Derken bence, birisi patlıcanları közde bıraktı / unuttu, sonra o mutasyon geçirmiş patlıcanları soyup yediğinde zevkten 4 köşe oldu. Hünkar da bundan bayağı etkilendi diye duyduk biz sonradan...


Sonra peki ne oldu da, aralarından biri çıkıp şöyle dedi: ŞİMDİ ÇOĞACAYİP Bİ FİKRİM VAR! BENİ DİNLEYİN! BENCE, BİZ BİRAZ İŞSİZ OLDUĞUMUZ İÇİN, BU PATLICANLARI OYALIM! SONRA İÇİNE PİRİNÇ MİRİNÇ KIYMA KOYALIM. ANLARSINIZ YA? ;) ;) ;) 

* * *

Bugün Migros'un sebze reyonunda o mini mini, tombul Mersinish patlıcanları gördüğümde benim de aklımdan geçen bu oldu çünkü. O patlıcanları oymalıydım!.. Evet belki daha önce hiç kabak / patlıcan oymamıştım belki ama... Ne yani, annem yaparken görmüştüm!

İşte malzemeleri aldıktan sonraaa, gittim bir de dolma oyacağı aldım. Eh, anneminki gibi değil. Ama olsun.

1 saatte 4 patlıcanı oyarken keyfim yerindeydi. Yani sonuçta dünyanın en kolay işi değil, (evet, büyük bir challenge benim için) ama en nihayetinde beyin ameliyatı da değil!.. İnce ince çalıştım. 5. patlıcanı oyarken dolma oyacağı kırıldı :/ Gerçekten dünyanın en basiretsiz insanı gibiydim. Kalktım yeniden Migros'a gittim, derdimi anlattım. Bakın, ben bunu az önce kullanırken kırıldı.

Değiştirmek üzere reyona başka bir sebze oyacağı almaya gittiğimde, gözlerimle yaşlarla, aldığım malzemenin "sebze soyacağı" olduğunu fark ettim. Çok zeki olduğum için çaktırmadım tabii ki müşteri hizmetlerine. GERİZEKALI MIYIM BEN?1 İşte o an, meze reyonundan 4 adet zeytinyağlı patlıcan dolması, içki reyonundan da bir şişe Martini Brut alıp evimde lüks ve şaşaa içinde oturmak aklımdan geçmedi değil. LANET OLSUN!.

Evde 2 patlıcan daha oydum. 3.'sünde yeniden, ÇAT! (GERİZEKALIYIM GALİBA BEN.) 3.'sünü bir adet meyve bıçağı, bir adet çay kaşığıyla halletmeye çalışsam da... Yalan oldu Hacüt!.. Elimdekileri doldurup tencereye koydum. Fıkır fıkır pişmekteler... Kalan 3 patlıcan da közlenmek üzere fırında. Saat 22.12.

Peki bu akşam ne mi yedim?
Hazır cacık tabii ki de.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

BETMENLER


Bruce - Bane



Neyse, gün geldi, ben pazar günü yine kendimi Kanyon'a attım ve Batman'e 1 kişilik bilet aldım. Neyse, Allahtan tek kişiyim, yoksa mazallah 2 kişi oturacak bir yer bulamazdık. Tek kişi olunca kıyıya, köşeye ilişebiliyorsun.


Bakın bana, ben Batman'e bayılırım anlıyor musunuz!??! Ve zannediyor musunuz ki bu sevgim tamamen, "Ah küçüklüğümde nasıl da abimin Teksas Tommikslerini okumamdan :) :) :)" geliyor? TABİİ Kİ HAYIR! Hiç öyle şirinliklerim yoktur. Tabii ki Batman'in soylu geçmişinden, malikanesinden, uşağı Alfred'den, siyah giyinmesinden ve havalı arabalarından etkileniyorum. Hatta beni arabasıyla etkileyen ilk ve son erkek Batman bence. Teşekkür ederim.

Mavi donla gezen uzaylı Süpermen'den, kıçıkırık liseli Örümcek Adam'dan etkilenecek değilim.

Şimdi, bundan sonrası spoiler içerir:

- Bir kere o kedi kadının, önce fakir dostu geçinip, "Ahh siz zenginler.. Dünyanın geri kalanına ne bıraktınız ha?" havasını sevsinler. Hele ki o avam ötesi kızıl siyah röfleli saçlarınla, yarım aklınca yaptığın esprileri daha çok sevsinler, Kedi Kadın! Bruce Wayne'i kafalayana kadar ben de solcu olurum serseri!!!! Floransa'da taş gibi adamla içkileri yudumlayıncaya kadar senin sevimli dünyan. Sevimli.

- Marion Cotillard'a bayılıyorum. Ama neydi bu filmdeki hâli kuzum? Caaanım Marion, resmen, göz göre göre, ekmeği o kocaağızlı Kedi Kadın'a bıraktı. Peki sizce de bu işte bir yanlışlık yok muydu? Marion, bu hâliyle, bize birilerini andırıyordu... >>>>>>> ;)






- Christian Bale'e çok haksızlık edildiğini düşünüyorum. Yok uçmuyormuş, yok kuyunun dibine bırakmışlar öylece yükselmeyi beklemişmiş.. Christian, o fecaat Amerikan Sayko'da bile bendeki kredilerin sonsuz bence. Bu filmde de çok güzeldin. Seni seviyorum. Hatta: BÜTÜN DÜNYA DUYSUN! I love you Justin Bieber.

Sanırım filmin yine en heyecanlı kısmı, Cem Yılmaz ve 15 aylık hamile eşinin 2 koltuk önümde oturuyor olmasıydı. Sahi, bir insan 20 aylık hamileyken neden 3 saatlik filme girer ki? Neyse Allahtan, 4 gün sonra doğurdu da rahatladık. Tanrım, film boyunca bir elim, çantamın içindeki video çekebilitesi olan iPad'imdeydi. Kadının suyu muyu gelirse, seyredin beni akşam Fox Magazin'de. Fox Magazin de bayaa kalite ha! Dirty beat.

3 Ağustos 2012 Cuma

SAÇ CASE

Merhaba Beybiboy'lar.

Biliyorum ki beni yakından takip eden binlerce erkek okuyucum da var. (Yalan) Üzgünüm sevgili erkek okuyucularım, bu yazı sadece beni okuyan kız kardeşlerime ilettiğim bir yardım çağrısı.

Konu: Saçlarım.

Kuru, kıvırcık saçlarım var. Saçlarımla savaşmayı bırakalı çok oldu. Aslında yalan, kışın canla başla savaşmaya devam ediyorum. Fönmüş, maskeymiş... Geçen sene, şu fırsat sitelerinden birinden 3 ay garantili Brezilya fönü satın aldım. 2 ay sıkıntısız idare etti. Zaten mevsimlerden kıştı. Duş sonrası tatlı tatlı kurutuyordum saçlarımı. Neyse...

Sonra, hem dalgalar eski hâline döndü, hem de dipten good old friends kıvırcık saçlarım kendini göstermeye başladı. Şu anki durum şu: dipten kıvırcık saçlarım var, yarısından çoğu ise dalgalı.

Buna da razıyım.

Saçlarım çok kuru. Ve çok çabuk kırılıyor. Uçları hep kızılderili saçları gibi :(((((((( Dolayısıyla uzatmam mümkün değil. Ay zaten ne o öyle kıro gibi? Belime kadar uzatacak hâlim de yok.. Ama uçları bu kadar çabuk kırılmasaydı iyiydi.

Üstelik, saç kremini assssla ihmal etmem (kremsiz açılmaz zaten). Tararken illaki şu sıvı saç kremlerinden sıkarım, zaman zaman Elidor'un Hürrem Maskesi'ni uygularım. vs... Bir de John Frieda'nın bir ısıya karşı koruyucu serumu var, kışın fönden evvel onu uygularım.

Ama saçlarım yine kuru! Yine kuru! Belki cidden şöyle pahalı markalar kullanmam gerekiyor. Zira evimdeki saçmasapan "saç ürünleri"nin toplam masrafıyla kendime en güzelinden 3 pahalı ürün alırdım sanırım. Ama sıkıntı şu: ne kullanacağımı bilmiyorum! Oysaki günde en az 3lt su içiyorum!

Anlıyorum ki yıkadığım suyun ve solduğum havanın da etkisi yüksek... Zira İstanbul'da adeta bir keçe olan saçlarım, Roma'da "muhteşemdi!" bence!. Keza Londra'da da!..

Na işte saçlarım şöyle:



La böyle saç mı olur? :(((((

1 Ağustos 2012 Çarşamba

ŞU AN MUTLU HİSSEDİYORUM. KAYITLARA GEÇSİN.

Bazen mesela, güzel bir şey oluyor. Birisi güzel bakıyor, bir başkası iyi bir şey söylüyor, ummadığım biri ummadığım bir iltifat ediyor, hani tam da işler rast gider gibi oluyor. Sonrasında gitmese de...

İşte o zaman, üzerimde bir hafiflik bir hafiflik... Ayaklarımda Nike Air varmışçasına bir geniş yürüme hâlleri. Ah diyorum, şu anı kaydetsem ya bir kenara. Çünkü mutlu olmam bu kadar kolay aslında! Bir lafınıza, bir gülüşünüze bakar, bazen bir bardak portakal suyuna. Belki sadece o portakal suyu fikrine işte.

Eğer bu minik şeylerden mutlu olduğum anları bir yere biriktirebiliyor olsaydım. Ne zaman kendimi kötü hissetsem, midem burulsa, biri kalbime iğneler batırsa; açıp okuyabiliyor olsaydım. İşte o zaman iyi hissedebilirdim belki.

Bir arkadaşım da şey dedi, "Bazı şeylerin sadece sana özel yapıldığını düşünüyor gibisin..." Ayy, sanırım cidden öyle.

Ama bazen de, bazı şeyler sadece bana özel işte:

25 Temmuz 2012 Çarşamba

MEHMET ERDEM'MİŞ

Cuma akşamı çokça kitap okumuştum, cumartesi sabah çokça erken kalkmıştım. Güzel ablam mesaj attı, Kınalıada'ya gidiyoruz dedi. Rakı-Balık dedin mi, ben oradayım. Rakı içmediğimi söylemiş miydim? Her neyse...

Kınalıada'da çok güzel bir akşam geçirdik. Dönüşte ben bir şarkı dinledim. Çok güzel bir şarkı dinledim, ama biraz da domuzdum. Aklımda kalmamış. Aslında kalmış... O güzel bir şarkıydı işte... Neyse.. Şarkı bugün aklıma düştü, o takside dinlediğim güzel şarkı neydi... Sormaya üşendim. Sonra derken, Bahar'ın sayfasındaki ismi gördüm. O adamın, bir şarkısını dinledim. "Olur ya..." (işte benim takside dinlediğim şarkıyı bu adam söylüyordu!)


Neyse, benim  Kınalıada dönüşü takside dinlediğim ve çok sevdiğim o şarkı: Hakim Bey'miş...
Bahar'ın koyduğu, Ajda Pekkan'ın o çok bayıldığım Olur Ya'sı...

Derken adam, mesela, "Sen mutlu ol, ne olur"u söylemiş. Bu şarkı mesela, Bilkent son sınıfmışım, Doktor Burak beni betmobiliyle evden almış, seviyorum diye takmış zaman zaman Emre Altuğ'dan Neyleyim'i, zaman zaman Ajda Pekkan'dan Sen mutlu ol, ne olur'u...

Sonra, bu Mehmet Erdem denilen şahıs, Bir Harmanım Bu Akşam'ı söylemiş... O da mesela öyle şahane bir Fikret Kızılok şarkısıdır ki, insanın olmadık yerde o hüznü yaşayası gelir... Hani aslında, çektiğin acıların deminde değilsindir de, öyle olmak istersin... Bak ne diyeceğim, bu şarkı da hep babamı hatırlatır. Neyse...

Bence Mehmet Erdem'in şarkılarını dinleyin.
Kendisinin, insanın kalbini gıdıklayan bir ses tonu var.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

AKŞAM AKŞAM...

"Tahta bir masada ızgara balık, -rakı içmiyorum ama mutlaka yan masalardan burnuma gelen rakı kokusu, salatalar, mezeler, ikiletmeden tazelenen bira kadehim, kızarmış ekmek, mezeleri küçük küçük tabağımda bir araya getirmek... İki lokma, bir yudum, bir sigara..." 

Bu tablo, beni o kadar mutlu ediyor ki, bazen, ömrümün son saniyesinde sadece o anları hatırlayacakmışım gibi geliyor.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

LOBİ VE GIRLS İSİMLİ YENİ HBO ŞAHANESİ

Güzelim bir Anadolu şehrinin şık bir otelinin hayli şık lobisinde oturuyorum. Arkamdaki 2'si Hintli baba oğul olmak üzere 3 erkek, yüzbinlerce parayla bir meyvenin çekirdeğini alıp satmaya çalışıyor. Hindistan'da geçen sene kimyon ve karanfil çok prim yapmış. Onu öğreniyorum. Bu arada çok soğuk olması gerektiğini 3 kez belirtmeme rağmen oda sıcaklığında gelen beyaz şarabımı yudumlamaya çalışıyorum. Biraz işim var. Ama genel ofis network'ümde sorun çıktı. Bu arada biraz çerez fena olmazdı.

Bir moda blogger'ı olsaydım eğer, bu şehrin kimi noktalarında ne giydiğimi gösterdiğim sempatik fotoğraflarım olurdu belki. Ama ne yazık ki yalnızım. Moda blogger'ı değilim. Giydiklerimi de çekip koyacak olsam, o her yanı sınıf atlama çabasından ayrı oynayan kimi kadınlara benzeyeceğim. (Bakın bunlar yeni pabuçlarım, ayaklarım her gün abdest alan tombik bir anneanne ayağı :)))))) ayak keyfi!!! Ayaklamacaa!!!:)))

-Çerez istedim. Sonra bir şeyler söyledim. Beyaz şaraptan, - sırf oda sıcaklığında içebiliyorum diye kırmızı şaraba geçtim.



Bu arada laf lafı açtı da... Ben şu "Girls" dizisini inanılmaz bir keyifle takip ediyorum. Bir kere o kısmen kasvetli, sıkıcı bir festival filmi tadındaki atmosferini, bir de o hiç eksilmeyen doğallığını...

Evet, herkesin dediği gibi hayli "disturbing".. Hiç, "Sex and The City tarzı" değil!

Evet, Sex and the City'de de, adı üzerinde, hayli fazla sayıda "sex" var idi.. Ama nedense hiçbir şekilde gözümüze de batmıyor idi. Girls'de ise durum farklı. Kahramanımız, Hannah, seks yapıyor ve nedense bu gözümüze çok irrite edici geliyor. İğrenç bir şeymiş gibi. O, '86 doğumlu gencecik kız, koskoca Sex and the City'nin Samantha'sından daha sert geliyor.

Ben kendi adıma, Hollywood'un bize sunduğu "taş vücutlu kadın ft. taş vücutlu erkek seksi" dışında her türlü sevişme sahnesini izlerken zorlandığıma karar verdim. Bu tür teşrikimesai görüntülerinin hayli estetik olması, efendime söyleyeyim şık bir otel odasında, çok yakışıklı bir adam ve seksi bir kadın arasında, yağmur altında fonda romantik bir şarkı çalarken olmasına ya da her ne olursa olsun her koşulda partnerlerin okkadar mükemmel olmasına okkadar alışmışım ki; 65 kg'lık, küçük m.e.meli Hannah'nın berbat bir New York dairesinde cin.sel il.işki yaşaması görüntüsü beni inanılmaz rahatsız ediyor.

Ha diyeceksiniz ki belki, "Jelatin, normalde bu işler sanki öyle mükemmel Hollywood dekorlarında mı gelişiyor? Ya da hangimizin yağ oranı yüzde 5?" Tabii ki, gerçek hayatta çok fazla Hannah, çok fazla dağınık bekâr evi var. Ammavelakin, insan bu denli mahrem bir görüntüye şahit olduğunu düşünürken, biraz estetik aramaktan kendini alıkoyamıyor.

Peki ya bir tek ben mi böyleyim? Girls'ü izlediniz mi? Özellikle, kadınlar bu dizi hakkında ne düşünüyor? Yani nedir, mesele nedir?

NOT: Bu Hannah'a can veren Lena Dunham kişisinin, dizinin hem senaristi, hem yapımcısı, hem de yönetmeni olduğunun altını çizmem gerekiyor. Gözlerimde yaşlarla. Çünkü kız, '86 doğumlu. Yani benim yaşımda. Hani Gülse Birsel hiç bıkmadan ekmeğini yediği "basur" esprileriyle şanına şan katarken, Lena'cım zilyon tane karakterin kodunu çözmüş durumda. Acıklı...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

KİMİ

Delirdim mi, delirdim. Mesela karşımda, TV'de, HOME TV'de Jamie Oliver o dombik ellerinin lezzetiyle bir şeyler pişiriyor, ben laptop'ımda The Vampire Diaries isimli liseli dizisinin 2. bölümünü izliyorum. Maksat... İzleyecek bir şeyler olsun. Çünkü hâlihazırda izlediğim tüm Amerikan dizilerini bitirdim. Çünkü beynimi biraz daha süngere çevirmek için birkaç bölüm Gümüş, birkaç bölüm Gölge Çiçeği ve too many Aşk-ı Memnu epizodu izledim. Tezgâhlarda satılan tüm sıkıcı festival filmlerini su gibi içtim. Aydınlanmadığım gibi bir parça daha bunalıma girdim... Game of Thrones'un sadece ilk 6 bölümüne katlanabildim. Allah aşkına bana söyleyin, sizin de içinizden o adamların saçlarını dibinden kesmek ve ardından hepsini Türk hamamında paklamak gelmiyor mu? Şimdi sırada The Vampire Diaries var..

Bu arada bir güzelim Anadolu şehrinin, hayli lüks bir otel odasındayım. Business or Pleasure diye soracak olsanız, pleasure'ı geçer, business olarak bile burada ne yapacağımı kestiremem, sorgularım... Ama, business...

Sizleri seviyorum.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

BABASINA ÂŞIK KIZLAR

Şimdi VOGUE Türkiye stayla bi' Yüzleşme yazısı yazacağım buraya.. Biraz fazla kişisel. Mazur görün..

Şu "Babasına âşık kız" konsepti üzerine düşünüyorum. Düşünüyorum dediğim, pipomu yakıp deri berjerime gömülmedim tabii ki.. Ama akşamüzerinden beri aklımda. Çünkü Simiole'nin şuradaki yazısını okudum. O da babasına âşık kızlardanmış. Yazısı bununla ilgili değil tabii ki, arada bir cümleyle bahsetmiş.

Ben bizzat, gerçek hayatımda hiç babasına âşık bir kızla tanışmadığımı fark ettim. Yani aslında sadece 1 kişiyle tanıştığımı, onun da zaten hayatımız boyunca dalga geçtiğimiz (başka sebeplerden dolayı tabii ki) bir kız olduğunu. Her neyse. Zaten bu "babasına âşık kızlardanım" kavramına kesinlikle yabancı değiliz. Onların varlığından haberdarız, böyle bir gerçek var, ama niyeyse o kızlar ortada yok! Onlar sadece dergideler, gazetedeler, Ayşe Arman'a röportaj vermekteler...

Düşünmüyorum değil, acaba benim babam mı âşık olunacak bir insan değil? Hayır, yanlış anlaşılmasın: babamı ÇOK seviyorum. Ama bir yandan da hayatta en az anlaştığım insanlardan bir tanesi aslında. Her ihtiyacım olduğunda arkamda, şükürler olsun. Ama çoğu zaman sinirli benim babam. Hep negatif. Ama inanılmaz iş bitiricidir aynı zamanda. İnanılmaz tahammülsüzdür. Ama hep arkandadır işte. O "her sorunu çözen"dir. Bazen çok saftır. Bazen inanılmaz fazla konuşur. Çoğu zaman negatiftir; ama arkadaşlarımın yanında daima güleryüzlüdür. Başkalarının yanında onu toparlamaya çalışmazsın. Başkalarının yanında asla surat asmaz, seni rencide etmez. Ama baş başayken hiiiç bir şeyi beğenmez. Her seferinde uçağımı kaçıracağımdan, bilmem ne'nin başvuru tarihini kaçıracağımdan, bir şeyleri unutacağımdan emindir. (Hiç öyle bir deneyim yaşamamış olmama rağmen!) En akıllı O'dur ve pek kimseleri beğenmez. Kendi aklını sever ve yaptığın en ufak yanlışta hayatın boyunca başarılı olamayacağından emindir artık. Cezanı keser.

Ha bu yanında, tüm filmleri bilir. Sizinle birlikte her filmi izleyebilir, bazı yabancı dizilerinize dahil olabilir; ama asla Behzat Ç dışında Türk dizisi izlemez. Hani iyidir, hoştur; ama mütemadiyen idare edilmesi gereken bir insandır. Kırıcıdır. Söylediği çoğu şeyi, annemin dediğine göre "kişisel algılamamamız gerekir".. 1 ay görüşmezsin, buluştuğunun 2. günü ağlatır. vs. vs... Çok çabuk sıkılır, herkesten ve her şeyden... Ben lisedeyken küserdi de mesela!.. NE SALAKÇA! Günlerce küserdi. Ama sadıktır. Evine bağlıdır. Tutumludur. Cömerttir. Temizdir. Çok moderndir. Daha az modern göründüğü zamanlar, seni hep korumaya çalıştığındandır.

Tüm bunları erkek kardeşim ve annem muhteşem bir şekilde kaldırır, toparlar, idare eder. Annemin deyişiyle, "Suyuna giderler..." E zaten kim dört dörtlüktür ki? İşte anneme göre, bunlar öyle katlanılmayacak şeyler değildir. Onda pek yer etmez. (En azından öyle gözükür) Erkek kardeşim de tamamen mizacından dolayı, rahat adamdır. Babamın suyuna gider. Çıkartır midye dolma yiyip bira içmeye götürür. Babama iyi gelir.

Bunun yanında ben tam bir domuzum. Suyuna gidemem. O da benim yapımda yok. Suyuna gidersem hem O'na, hem kendime olan saygımı yitireceğim çünkü. Yitiririm. O zaman daha da kapanırım içime... Çünkü zor. Negatif, agresif, sinirli ve seni kesinlikle beğenmeyen bir babayı idare etmek çok zor. Kırıcı bir söz duyduğumda, kırılıyorsam, kırılıyorumdur. Hassasım arkadaşım. Ben de böyleyim. Ve evet, mutfak masasında ağlarken yemek yemeye çalışmak çok zor./du. Ağlarken, ertesi günkü tarih sınavı için ezber yapmaya çalışmak daha da zor.

Dolayısıyla babam overall'da iyi bir baba ve iyi bir koca olmasına rağmen, bu tür yanları çok yıpratıcıydı. Hâlâ da öyle. Ama uzağız. Daha çok özlüyoruz belki birbirimizi. Dolayısıyla onun kırıcılık dönemi ve benim alınganlık dönemim genelde birkaç ayda bir yaptığım long-weekend Ankara tatillerime denk geliyor. Pek yer etmiyor.

Babamın sahip olduğu özelliklerin çoğunu birlikte olduğum adamda ararım. Zira evet, iyi insanlarla karşılaşmak çok kolay değil. Ama, "Birlikte olduğum her erkekte babamı aradım aslında..." gibi iddialı laflar edemiyorum. İmtina ediyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? İnsanlar, kadınlar ne hissediyor. Çok merak ediyorum.

1 Temmuz 2012 Pazar

CAFE DE FLORE


Yazın en sevdiğim, hatta belki tek sevdiğim yanı.. Normalde, "Bu film iş yapmaz.." düşüncesiyle öteledikleri birtakım festival filmlerini, tam da bu aylarda görücüye çıkartıyorlar. Ben de sıcak hafta sonlarını, katılımın az olduğu birtakım filmlerde, seriiiin sinema salonlarında geçirebiliyorum.

Geçen hafta tek başıma "Cafe de Flore"u izledim. Çok ama çok beğendim. Fragmanı biraz iç bunaltıcı belki. Ama inanın film çok güzel. Su gibi akıyor. İnsanı bir saniye bile sıkmıyor.

Hürmetler.

25 Haziran 2012 Pazartesi

LONDRA'DA İLK GÜN

İstanbul'dan Londra'ya geldiğim ilk gün Edinburgh'a paşalar gibi trenle gittim, fakirler gibi otobüsle döndüm. Edinburgh - Londra arası yaklaşık 7 saat sürüyor ve otobüsler inanılmaz konforsuz. Size şöyle diyeyim, kızların okula helikopterle geldiği + iki Ferrari'nin otoparkta birbirine çarptığı + restoranlarına kessssinlikle burslu öğrencilerin alınmadığı Bilkent Üniversitesi'nde Kampüs - Şehir Merkezi otobüslerimiz çok daha rahattı. (Lüks ve şaşaanın gözü kör olsun..) Edinburgh - Londra arası otobüs biletleri 29£. Ve 29£ ile Varan'ın "non stop" hattından yan yana iki koltuk kapatır, ikram edilen pilav üstü tavuk dönerin keyfini çıkartırım ben.

Neyse çok mu yorgunduk acaba, yolu hiç hissetmedim. Ara ara uyanıp otobüsün çok hızlı gitmesinden inanılmaz tırstığımı hatırlıyorum. O kadar. Kalanı sohbet muhabbet... Londra'ya vardığımızda gün doğmuştu. Victoria Otobüs Terminali'nden (Victoria Coach Station) Oxford Circus'a gittim ve orada Deryik'lerin evine giden otobüsü bekledim. Gerizekâlı olduğum için yanlış yerde beklediğimi anladım ve karşıya geçtim... Tek dileğim bir önce eve varmak, duş almak, 1-2 saat uyumak ve kahvaltıya uyanmaktı. (Zira Deryik'in bu konuda standartları yüksektir. Ve asla sizi hayalkırıklığına uğratmaz!) Dileklerim gerçek oldu ve sucuklu mucuklu, reçelli meçelli bir kahvaltıya uyandım. Sonra da şuna:

Mis

Ardından, bir önceki bilimsel makalemde de belirttiğim gibi Portabello Market...

Orada Kübra'yla buluşup rüyalarımın şekillenmeye başladığı yere, Piccadilly'ye gittik ve Regent Street boyunca yürüdük.. Mağazalara girdik, mağazalardan çıktık. Regent Street üzerinde, Hadden Street'le karşılaştık ve Aubaine isimli mekânda roze içtik.



09.06.2012 tarihinde Aubaine'de defterime tam da şunu yazmışım:
Bir iki mağaza gezdikten sonra, ara bir sokakta (Heddon Street) Aubaine isimli çok hoş bir yere oturduk. Rosé içiyoruz. Az önce Pink Martini'den "Je ne veux pas travailler" çaldı. Çok güzel bir andı...
Neyse Aubaine'de demlendikten ve dinledikten sonra, bu sefer Oxford Street boyunca yürüyerek SOHO'ya vardık. Voila!.. En yakın marketten 2 bira kapılır ve parka oturulur.. Köşedeki pub'da devam edilir. Sonrası ev, Çin yemeği + şarap ve mahallenin pub'ında uyku öncesi biraları. (Şimdi yazınca aldığım kiloların sebebini daha iyi anlıyorum. Oysaki delicesine yürüyorum diye kandırıyordum kendimi..) Neyse geçelim bu tatsız konuları.

BİR MİKTAR LONDRA


Ben hayatımda hiç Londra hayali kurmadım. Hani, Londra da neymiş... Londra sıkıcıymış sanki. Pöfff Londra mııaa? filan... Ben ilk olarak Paris'çiydim hep. Ama biri tutsa elimden Roma'ya götürse -yeniden- koşardım resmen. Hiç görmediğim Milano'da bir kafede oturup gelene geçene bakmak isterdim bir kadeh şarabımla.. Efendime söyleyeyim, Floransa'da Michelangelo Tepesi'nde bir akşamüzeri manzaraya karşı prosecco içerken gelen o ani evlenme teklifine hayır diyemeyebilirdi insan...

1 haftalık İskoçya seyahatim, sadece İskoçya'yla sınırlı kalmasın diyen Edinburgh'lu arkadaşım Kübra "Londra'yı da gör." demese, herhalde sadece havaalanı ve tren garıyla sınırlı kalırmış Londra anılarım... Şu an düşüncesi bile mideme kramplar girmesine sebep oluyor. Neler kaybedeceğimi tahayyül edince!..

İlk olarak planımızı, Perşembe + Cuma + Cumartesi Edinburgh, kalan günler Londra diye ayarladık. Ammavelakin benim Portabello Pazarı hayalim, ahh pazarda yürürken Ronan Keating'den "When You Say Nothing At All" hevesim buna izin veremezdi.. (Ahh evet o filme bayılırım) Dolayısıyla 1 günlüğüne, eski dostum Deryik'te kalmak suretiyle bu güzel şehre bir gün erken gitme kararı aldık.

Dolayısıyla ilk günümde, ÇOT Portabello.. GÖRDÜM. YÜRÜDÜM. O anki ahval ve şerait gereği kulaklığımı takıp "When You Say Nothing At All" dinlemeyedim belki.. Ama sokağın köşesinde saksafonla SHE çalan adam resmi olarak Londra gezimi başlatmıştı bile.. (When You Say Nothing At All'u Notting Hill'den Piccadilly'ye giderken, metroda dinledim.)

Kafamda bir sürü anı, bir sürü kare var; ama dostum, nereden başlayacağımı ve nasıl anlatacağımı tam olarak bilmiyorum sanırım. Ben LONDRA'YA AŞIK OLDUM! Daha ilk günümde oraya taşınmaya karar verdim, ikinci günümde bunun imkansız olacağını (yeni çıkan çalışma izni kararları vs. gereği) öğrendim. Daha da hırslandım. Orada yaşayan dostlarımı kıskandım. LONDRA'DA YAŞAYANLAR! Bundan sonra korkun benden.

- Ben oradaki insanları çok sevdim. Herkesin kibarlığını, göz göze geldiğinde çoluk çocuk / genç yaşlı / kadın erkek demeden gülümseme alışkanlıklarını, şehrin düzenini...

- Hani belki ırkçılar. Bence ırkçı olmamaları imkansız!.. Yani metroda giderken haldır huldur takılan bir Arap ailesine "Ahh ne hoş!.. Kültürlerin farklılığı işte!.. Bu arada solumda oturan Hintli bebek nasıl da farkında olmadan tekmeliyor bacağımı ve ailesinin ne kadar da etnik bir şekilde umrunda değil!.. :)))999" naifliğiyle bakmadıklarından eminim. Ama işte, böyle baktığını hissettirmek "ayıp olacağından" kibar davranıyorlar. Kibarlar. Görünüşte kibarlar ve kâğıt üzerinde ırkçı değiller. Bu da, bir turist olarak bana yeter.

Keza şu en bir Türk hâlimle, 30 kg'lık çekçekli bavulumu metroda su gibi bir delikanlının ayakları üzerinden geçiriyor ve özür diliyorsam, onun benden daha "özür dileyen" bir tavır içerisine girmesi, "Hayır sen bavullarla giriyordun içeri ve ben sana yol vermedim. Dolayısıyla No worries!"i hissettirmesi muhteşem bir şey bence.

"Çektirmeseydim büyük dayak yiyecektim" fotoğrafımı da koyup gideyim.. Yine yazarım. Beyin bedava. Hepsini attım hafızaya..

19 Haziran 2012 Salı

EDINBURGH'UN GÖZDESİ MAGGIE DICKSON KİMDİR?

Ben hiç Braveheart izlemedim. Babamlar filan izlerken televizyonun kıyısından köşesinden karşılaşmışlığım vardır. Ama ne yazık ki o film hiçbir zaman ilgimi çekmedi, çekemedi. Açıkça söylemek gerekirse o filmi biraz fakir ve kirli buluyorum. Dolayısıyla William Wallace'la herhangi bir gönül bağım yok. Her neyse... Edinburgh'a gelirken buranın tek celebrity'sinin William Wallace olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Adam Smith de buradanmış hem. O başka bir mevzu. Neyse bir kadın var ki tüm şehir isminin ekmeğini yiyor olabilir.
 Maggie Dickson 18. yüzyılda yaşamış bir kadıncağız. Edinburgh'da balık satarak geçimini sağlıyor, gün geliyor hayırsız kocası bunu İskoçya'nın güneyinde çalışmaya terk ediyor. Artık hırs mı yaptı, gerçekten yalnızlıktan ne yapacağını şaşırdı mı nedir, patronunun oğluyla bir ilişkiye başlıyor. ÇOT! Hamile kalıyor. İşinden de olmamak için hamileliğini uzun süre saklıyor, ne var ki çocuk erken doğum sırasında hayatını kaybediyor. Bu da muhteşem bir zekâ gösterisi yaparak çocuğu dere kenarında bir yere "bırakıyor"..

Çok geçmeden ölü bebek bulunuyor ve Maggie'ye ait olduğu ortaya çıkıyor. (Bakar mısınız CSI Edinbra nasıl çalışıyor?) İbret-i âlem için de Maggie'yi "bebeğini öldürme" suçundan Edinburgh'un "Grassmarket" meydanında asmaya karar veriyorlar.

2 Eylül 1724 tarihinde olaylar gelişiyor, Maggie Dickson'ın infazı gerçekleştiriliyor. Ailesi cesedini alıp defnetmek üzere yola çıkıyor. Yolda, burası gerrrrrçekten inanılmaz ilgimi çeken bir nokta, "BİR ŞEYLER İÇMEK İÇİN" BİR PUB'DA mola veriyorlar! (Gerçekten acayip bir aileymiş) O sırada Maggie'nin tabutundan birtakım tıkırtılar gelmeye başlıyor. Bi' bakıyorlar ki Maggie hayatta! Meğer, ipteyken kendini kasmış mıdır nedir, bırakmamış işte vücudunu. Orada ölü taklidi yapmış. (Ölüm korkusu Maggie'nin zihnini açmış!)

Hâlihazırda ölüm belgesi imzalandığı, Maggie resmi olarak ölü olduğu için kendisini tekrar yargılayacak durumları yok. Bundan sonra dedikodular şehri baştan başa dolaşıyor: kimi diyor "Allah'ın takdiri işte, demek ki Maggie'nin eceli henüz gelmemiş." / kimi diyor "infazcıyı kafaladı idam öncesi, adam ipte birtakım hileler yaptı"

Kocası da son anda neden bilmem vefalı bir adama dönüşüyor. Yalnız bıraktığı ve ardından aldatıldığı karısıyla yeniden evleniyor. Yeniden, çünkü Maggie kâğıt üzerinde öldüğü için evlilikleri de düşüyor. Bu arada Maggie bu acayip olaydan sonra 40 yıl daha yaşıyor, çocukları oluyor, boynu hep sakat kalıyor. Senelerce de oralarda bir yerlerde birahane işletiyor. İşini biliyor, diyebiliriz.





Edinburgh'un soğuk ama terrrtemiz havasında kilometrelerce yürüdüğümüz günün akşamında, Grassmarket'ta bir şeyler içebileceğimiz, kablosuz interneti olan bir pub aradık. İlk durağımız Last Drop'ta hoşumuza gitmeyen bir tavır ve "Wi-Fi'ımız bozuk!" cevabıyla karşılaşınca, birer bira içip kendimizi yandaki pub'a, "Maggie Dickson's Pub"a attık. Fish & Chips ritüeli ve birçok biradan sonra içeride 1 kadın, 1 erkek ve 1 gitardan oluşan bir grup canlı müzik yapmaya başladı. Ecnebistan'da gitarlı canlı müzik dinlemek çok acayip bir his. Her an, şarkıcı, Yaşar'dan "Orda her kiminleysen, belki sevgilinleysen, söyle kumralım benim adım neydi?"  adlı muazzam bir CANLI MÜZİK eserine bağlayacakmış gibi geliyor. Ama bu hiç gerçekleşmiyor.

Benim tavsiyem, Edinburgh'a yolunuz düşerse, Maggie Dickson'ın hatrına orada bir bira için. Vaktiniz kalırsa kel şarkıcıdan "Wherever You'll Go"yu 2 defa dinleyin.